image21

Yerevan’ın En Sevilen Çiçekçisi Vartan’ın Hikâyesi

Alin OZİNİAN, Siyasi Analist


Yerevan’ın merkezinde, özellikle yaz aylarında dolaşırken Vartan’ı mutlaka görür ve eğer bu ilk karşılaşmaysa şaşırısınız. Rengârenk bir motorsikletini beyaz fötr şapkasıyla süren Vartan’ın motoru, sepet sepet çiçekle doludur. “Çiçeklerin Efendisi” Vartan, Yerevan’ın en güleryüzlü, en mutluluk saçan çiçekçisidir.


Herkesin “Varteri Vartan” (Güllerin Vartan’ı) adını taktıkları genç adamın mesaisi, çocukluğundan beri sabah 5’te başlıyor. Önce çiçek pazarından günlük alışverişini yapan Vartan, Nalbantyan Sokağı’ndaki sakinlerin kendisine çalışması için izin verdikleri merdiven altındaki tezgâhına geçip buketler hazırlıyor. Ondan sonra gün boyu sokakları dolaşıyor, kafelere giriyor, evlere sipariş götürüyor. Hayatından memnun gibi görünen Vartan’ın kalbinde çok kırıklar var aslında.


Nalbantyan Caddesi’nin Sayat-Nova Bulvarı’nı kesen noktasında buluştuğumuz o akşamüstü, yavaşça not defterimi çıkartırken, bir taraftan da kızıyorum kendime. Bu saatler en civcivli, en kalabalık saatleri sokakların. Tam iş vakti, keşke sohbet etmek için başka bir zaman teklif etseydim diye düşünüyorum. 


Vartan yine memnun halinden, ayakta durmamdan rahatsız, köşedeki kuaföre girip bir iskemle getiriyor. “Otur, otur, ayakta olmaz” diyor ısrarla, daha bir mahcup oluyorum. Tüm çiçekleri çok sevdiğini söylerken kırmızı gülü ayrı bir yere koyuyor, ardından “Yok, ama beyaz da bir başkadır” diyor. Açık pembenin renginden dem vuruyor sonra, farkında değil ama gerçekten hepsini çok seviyor, birini överse sanki diğeri alınır gibi geriliyor, ayıramıyor Vartan güllerini.


“Neden mühendislik” der gibi, “Neden çiçek satmayı seçtin” diyorum. Sorduğum anda fark ediyorum sorunun saçmalığını ama laf bir kere çıkıyor işte ağızdan, cevabı duyunca daha bir pişman oluyorum. “Neden?.. Çünkü Ermenistan’da ‘o karanlık seneler’ dediğimiz 80’lerin sonu 90’ların başı var ya, işte o senelerde babam bıraktı gitti beni ve iki küçük kardeşimi... Sokakta kaldık, sokak çocuğuydum ben. Biri acır ekmek verirdi, diğeri giyecek, eve götürüp yıkayan kadınlar bile oldu…” derken, yüzümün aldığı halden rahatsız oluyor. Ama gülerek “Üzülme ya hemen, bazı zorluklar olmazsa, bu hayatta iyi insanların da olduğunu göremeyiz, dünyanın kötü bir yer olduğunu düşünürüz” diyor. “Dünya iyi bir yer mi?” diye soruyorum. Daha coşkulu gülümsüyor “Tabii iyi bir yer, ne zannediyorsun, bak sana anlatacağım tek tek” demeye kalmadan, kuaförden genç bir kız çıkıyor elinde tepsiyle. Tepside iki kahve bardağı ve ev yapımı cevizli baklava var. Ağzımı açamadan, daha sonra kuaför olduğunu öğrendiğim kız “Vartan’ın misafiri, bizim misafirimizdir” diyor.


Güzel bir akşamüstü, Yerevan’ın en işlek ve en lüks kafelerinin olduğu caddelerinin birinin kaldırımında, Vartan’ın rengârenk motorunun yanıbaşında Vartan ve ben, kuaför kızın pişirdiği kahveyi içiyoruz. Dünya gerçekten iyi bir yer mi acaba diye düşünüyorum… 


“İyi insanlar çıktı benim karşıma; hatta içlerinden biri, baktı olmayacak böyle lokmayla-hırkayla, bir 8 Mart sabahı bana para verdi, ‘Git çiçek al, bu meydanda sat, biri de ilişirse gel bana söyle’ diye tembih etti. İşte o gün, 7 yaşında ben çiçek satmaya başladım” diye söyleyerek başladı hikâyesine Vartan.


Parayı veren Surik Amca, yani Cumhuriyet Meydanı’ındaki kafenin o dönemki sahibi, bu hikâyenin önemli yüzlerinden, Vartan’a yol gösterip küçük bir çocuğunun başına gelecek onca şeyden kurtulmasını sağlayan kişi. 

Aslında Vartan’ın hikâyesi, bir mahallenin hikâyesi, TV dizisi gibi sanki, herkes var içinde. Yerevan’ı bilenler, Poplovok Kafe’yi bilirler; şehrin en eski ve iyi sayılan kafelerinden biridir. Önünde kocaman bir havuzu vardır; son yıllarda yasaklansa da çocukların yazın serinlemek için atladığı kamu havuzlardan biridir. 10 yaşlarındayken, bir yaz havuza girmek için çıkardığı kıyafetleri oraya bıraktığını ama çalındığını fark ettiğinde çok ağladığını anımsıyor: 


“Nelli Teyze garsondu o kafede, kucağına aldı beni, teselli etti, nereden buldu bilmiyorum kıyafet giydirdi, ‘Üzülme, bir daha girersen kıyafetlerini bana getir’ dedi. Öyle yaptım, sonra kıyafetlerimin içinde paketlenmiş yemekler bulmaya başladım. Ben de Nelli Teyze’ye çiçekler armağan ettim. O yıllar zordu, savaş vardı, elektrik yoktu, herkes birbirine destek olmaya çalıştı, ölüm kalım meselesiydi çünkü. Düşünsene eksi 30 derece bir kış günü, sen evini ısıtabiliyorsun, komşun ısıtamıyor. Onları evine almazsan donup ölecekler. Öyle bir dönemdi” diyor. “Çaresizlik kötü şey, annem hastaydı, tek oda ev, ama ısınamıyoruz. Komşu geldi, anladı durumu, diğer komşuyu çağırdı, inip arka bahçedeki ağacı kesmeye karar verdiler. İki erkek ve ben bahçeye indik. Kar, göz gözü görmüyor. Baltanın sesinden olacak, başka bir komşu indi aşağı. ‘Ağaç kesilir mi, nasıl insanlarsınız!’ diye bağırdı. ‘Böyle insanlarız’ dedi diğer komşu, ‘Kadın yalnız başına kalmış, hasta, donuyor, şu çocuğun haline bak, ağaç düşünmenin zamanı değil’ dediğinde, başta kızan adam da katıldı onlara, üçü beraber kestiler ağacı, annemi donmaktan kurtardılar” diye devam ederken, artık Vartan da gülümsemiyordu. Konuşmamızın başından beri yanımızdan geçen apartman sakinleri, Vartan’ı selamlıyorlardı. Bu kez orta yaşlı bir kadın “Bu oğlan var ya, altın kalpli. Gün olur yedi buket satar ama on buket hediye eder, neşemiz o bizim” dedi. Kara bulutları dağıtmıştı kadının sözleri, “Yardım önemli, bak bu kahveyi getiren kızın çalıştığı kuaförün sahibi Garen var ya, bana bu apartmanda yer verilmesi için çok uğraştı, destekledi beni, oğullarımın da vaftiz babası aynı zamanda” derken, yüzü tekrar gülüyordu.


GaraBala’nın Hikâyesi


Eski Yerevan’ın en önemli sembollerinden olan GaraBala (Esmer çocuk) lakaplı Stepan Harutyunyan’ın 1900’lerin başında doğdu biliniyor. Zengin bir ailenin tek oğlu olan Stephan, Sovyetler, ailesini “vatan hainliği” suçundan Sibirya’ya sürdüklerinde sokakta kalıyor. Çiçek satarak hayatını kazanan Stephan, yaşlanınca Abovyan Caddesi’ndeki kadınlara çiçekleri satmayıp hediye etmeye başlıyor. Yaşlılığı döneminde soğuk bir kış günü donarak öldüğü söylenen GaraBala’nın bilinen bir mezarı olmasa da, Yerevan Belediyesi tarafından yaptırılan heykeli, yeni nesiller için Harutyunyan’ın anısını taze tutuyor. Mutsuz bir insanın diğer insanları mutlu etme çabası, bugün Yerevan’da hâlâ anılıyor.


GaraBala’yı hatırlatıyorum Vartan’a “Yoksa sen, modern zamanların GaraBala’sı mısın?” diye soruyorum. Çok hoşuna gidiyor, “Keşke” diyor. Ama belli ki ilk benzeten ben değilim. Vartan, okula nerdeyse hiç gitmemiş, ama o kadar güzel, o kadar temiz bir Ermenice konuşuyor ki... Sokakta büyüyen bir çocuk, nasıl böyle konuşur diye düşünmeden edemiyor, fakat sonra yine pişman olmamak için bu saçma soruyu sormamaya karar veriyorum. Evli Vartan, iki oğlu var. Biri henüz sekiz aylık. Uzun uzun anlatıyor ailesini, birden benim sorumu hatırlayarak “Dünya güzel bir yer mi ki diyorsun. Ben sokaklarda aç yattığımda, hiç zengin olmayı hayal etmedim, ailem olsun diye hayal ettim hep. Akşam kapısını açıp girebileceğim bir ev, o evde bir eş, çocuklar hayal ettim, oldu işte…” diyor gülümseyerek.


İlk yıllar bisikleti ile çiçek dağıtan Vartan’ın artık iki tane motoru var. “Motor olduktan sonra kolay. Ne zaman, hangi adresten sipariş gelse, atlar giderim” diyor. Bazen gecenin üçünde aradıklarını ve o siparişlerin çok pahalı buketler olduğunu söylüyor. “Kavga ediyorlar, sonra adam birden 100 tane gül hediye ediyor karısına, sevdiğine... Kadınlar, çiçek sever” diyor Vartan, hınzır bir gülümsemeyle.


Güzel bir akşamüstü, Yerevan’ın en işlek ve en lüks kafelerinin olduğu caddelerinin birinin kaldırımında, Vartan’ın rengârenk motorunun yanıbaşında Vartan ve ben, kuaför kızın pişirdiği kahveyi içiyoruz. Dünya gerçekten iyi bir yer mi acaba diye düşünüyorum…