image19

Ermenistan’ın En güzel Manastırları ve Küçük Otelleri

Sevan NİŞANYAN, Dilbilimci, Yazar


Daha Türkiye’deyken birkaç kişiden duymuştum, Tufenkian adlı bir Amerikalı Ermeni, Sevan Gölü kıyısında harika bir küçük otel kurmuş, tam bizim seveceğimiz türden bir yermiş. Mutlaka gidile!


Sorduk soruşturduk, gölün ıssız doğu yakasında, Tsapatagh diye kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeymiş. Yerlilerden kime sorduysak Tsapatagh’ı bilen yok. Sonradan iş anlaşıldı. Meğer Tsapatagh’ın bilinen adı Kızılkend’miş, değişmiş. Azeri köyüymüş, 92’de boşaltılmış. İmroz’daki Rum köylerini anımsatan bir lanetlenmişlik duygusu, girer girmez insanı vuruyor.


Otel güzel. Yerel mimariye uygun, detayları dürüst ve kusursuz. Enfes kilimlerle donatılmış, araya müzelik çanak çömlek serpiştirilmiş. Ekip iyi eğitilmiş. Belki biraz fazla North American. Trendy.


Daha sonra Dilican’da Tufenkian’ın yeni otelini gördük. İnşaat sürüyor, daha açılmamış, ama şimdiden Dilican’ın avuç kadar tarihi mahallesine damgasını vurmuş. Güzel bir bina, eskiden han yahut hangar gibi bir şeymiş. Sanat atölyeleri, lavaş fırınları, tandırlar, ahırlar, halı tezgâhları: idealize bir geçmişi yeniden canlandırmak için servet harcanmış.


Restorana buyur ettiler. New York’un en sofistike mekânlarına yaraşır bir sadelikte: şık. Menüde rahmetli anneannemden bildiğim antika yemekler. Erikli kuzu külbastı. Harisa, yani keşkek, robotta değil havanda dövülmüş. Maraş kebabı. Rezeneli turşu. Tarhun otu. Taze kişniş. Aşure.


Ülkenin her yerinde güzel yemek yedik, ama en güzeli kesinlikle buydu.


Yüz Tane Manastır Görsen Bıkmazsın 


Garni’deki antik tapınakta oğlum Arsen’le resim çekmeye çalışıyoruz. Yaşlıca biri yanaştı, Türkçe duyunca hayret etmiş, Türkler de mi geliyor buraya diye. Ağır Adana-Antep ağzıyla kusursuz Türkçe konuşuyor.


Hoş beş, hayat hikâyesi faslı başladı. Adanalıymış (“ailem” demiyor: kendisi). Lübnan’da doğup büyümüş. Orada aile içinde hep Türkçe konuşurlarmış. 46’da kalkıp anavatandır diye buraya göçmüşler. Üniversitede okumuş, maden mühendisi olmuş. 


... Bir başkası yanımızda bitiverdi. Cüsse, bıyık, Diyarbakır işi. Türkçe konuşmamız ilgisini çekmiş. Kendi de Kürdistan Ermenilerindenmiş. Zaho’luymuş. Körfez Savaşında orada işler zorlaşınca Bağdat’a göçmüş. Sohbeti bizim Ermeniceye çevirince iyice rahatladı. Cümle içine “tamam”lar, “babo”lar karışmaya başladı.


Suvenir dükkânında car car Türkiye Ermenicesi konuşan beş-altı kişilik bir grup; hallerinden belli, ya Amerikalı ya Kanadalılar. Onlarla da tanıştık. Torontolu çıktılar. North York, Don Mills, hangi cadde, hangi sokak derken, aa! Annemin eski apartman komşusu! Adresler alındı, selamlar iletildi. Öğleden sonra onları da Geğard’da mum yakarken gördük.


Goris’te kaldığımız otelin sahibine bir günde üç manastır gezdiğimizi anlattık. Yüz tane görsen bıkmazsın dedi. Haklı.


Ülkenin üzerinden Sovyet rejimi tank gibi geçmiş. Bir tür medeniyet getirmişler, doğru. Her yerde heybetli kamu binaları, düzenli sokaklar, birörnek kolhoz köyleri yapılmış. Adım başı sosyalist heroizmin anıtları: saldırgan, ama en azından bizdeki betonlardan iyi. Sistem belli ki kısa bir süre işlemiş de. Sonra çarklar durmuş, her şeyin üstünü gri ve kasvetli bir toz örtmüş.


Manastırlar ve Mimari Kusursuzluklar 


O tozun örtmediği yer manastırlar. Her biri bir ıssız dağın başında, insanın tanrıyla – ya da kendi ruhuyla – yalnız kaldığı yerler. Dünyanın pek az yerinde benzeri olan bir mimari kusursuzlukla inşa edilmişler. Hepsi aynı ruhun eseri, ama hiçbiri diğerinin aynı değil. Etrafta sükûneti bozan hiçbir şey yok, ne turist otobüsleri, ne bilet, ne levha, ne satış standı, ne otopark ücreti, ne terbiyesizce “restorasyon” gösterileri. Sınırın berisindekiler gibi vahşet izleri yok, ama Batı’nın kibar cilası ile de (henüz) kirlenmemişler. Bin yıldan beri değişmeden oradalar.

Beş günde on mu, oniki tane mi ziyaret ettik, unuttum. 


Khor Virab: Ağrı’nın tüyler ürpertici kütlesine karşı yapayalnız; üç-beş aile gelmiş, kurbanlık horoz getirmişler. 

Noravank: bir çalımla dağın üstünde dikilmiş, sarışın. 


Gndevank: kaç yüz yıllık ceviz ağacının kuytusunda, yosun kaplı, büsbütün sessiz. Datev: aşılmaz bir vadinin sonunda, sisle bulutun karıştığı yerde. Üç tane gençten papaz, kendi başlarına mezmur söylüyor; tek başına bir Alman kadın, birkaç gündür buradaymış, resim yapıyor.


Dadivank: ormanın en ıssız yeri, yanından deli bir dere akıyor. Goşavank: kusursuz bir Karadeniz köyünün kucağında, başka bir dünyaya açılan kapı. Hağardzin: ormandaki tüm ağaçlar dilek bezleriyle donatılmış. Birkaç kişi mum yakmaya gelmişler, üçü Fransa’dan, biri Uruguay’dan. Marmaşen: bozkırın kovuğunda umulmadık bir vaha; çobanın biri koyunları salmış, kitap okuyor. Yereruyk: daha eski çağların anılarını taşıyan bir Asya tapınağı.

Buraların tanrısı öyle kitapla, kanunla, öğütle, ayıpla gelen bir tanrı değil. Yer tanrısı: yerin kendisi kutsal.


Restorana buyur ettiler. New York’un en sofistike mekânlarına yaraşır bir sadelikte: şık. Menüde rahmetli anneannemden bildiğim antika yemekler. Erikli kuzu külbastı. Harisa, yani keşkek, robotta değil havanda dövülmüş. Maraş kebabı. Rezeneli turşu. Tarhun otu. Taze kişniş. Aşure.