image69

Mayakovski Köyü ve Nazım Hikmet

Alin OZİNİAN, Siyasi Analist


Ermenistan’da köyler bizim Türkiye’de bildiğimiz köylere pek benzemiyor. Evinde piyanosu olan köylü, aynı zamanda çok iyi bir çiftçi ya da domuz üreticisi olabilir. Geçimini patates ekerek sağlayan diğer bir köylünün yine köylü olan, köy okulunun müzik öğretmeni karısı, muazzam çello çalabilir. Maddi sıkıntılardan dolayı evin duvarına boya hatta sıva süremeyen köylülerinin evlerinin duvarlarında birbirinden etkileyici yağlıboya tablolar ya da duvardan duvara Rus, Ermeni ve Batı Edebiyatı klasikleri ile donanmış kütüphaneler de olabilir. Geçmiş 100 yılda, Sovyetlerin sanatı halka “indirmeleri” Ermenilerin sanatkarlığı ile birleşince, böyle alışılmadık ama ruh okşayan detaylar Ermenistan’da hala hayatta. 


Tüm bunlara rağmen, Mayakovski adı verilmiş bir köyün varlığı, birçoğumuz için hala sürreal. Etraftakiler, Yeravanlılar ile de hayretimi paylaştım, onlar da benim gibi, böyle bir köyün olduğundan habersizmişler. Yerevan’a yaklaşık 40 km uzaklıkta, Kotayk bölgesinde bulunan köy şirin mi şirin. Son resmi rakamlara göre 2890 kişinin yaşadığı köy genelde tütüncülük, hayvancılık ve meyvecilik ile uğraşıyor.


Şahap’tan Mayakovski’ye


1930’larda Mayakovski adı verilen bu küçük köy, 1828 yılında İran’ın Salmast bölgesindeki Payacuk ve Haftvan köylerinden göçen 132 Ermeni’nin buraya yerleşmesi ile kuruluyor. İlk kurulduğu yıllarda Şahap adı verilen köy, 1915’den sonra soykırımdan kurtulabilen Batı Ermenistanlılara da yuva oluyor. Sovyet yıllarında, Irak’tan 40 Yezidi ailenin de geldiği bu köyün, bugünkü Yezidi nüfusu 200 kişi. Yezidiler de aynı Ermeni köylüler gibi hayvancılık ve tarım ile uğraşıyorlar tek farkla; Ermeniler domuz, Yezidiler koyun yetiştiriyorlar. 


Abovyan, Aramus, Nor Gyugh ve Balahovid köylerine komşu olan Mayakovski’ye, Karabağ- Azerbaycan savaşı sırasında Sumgayit ve Bakü’den kaçan yaklaşık 20 Ermeni aile göçüyor. Günümüzde adını birçok Ermenistanlının bile bilmediği bu köy, genelde mono-etnik bir yapısı olan Ermenistan için oldukça renkli. Köyün en önemli tarihi yerleri; yapıldığı 1828 yılından bu yana zarar görmemiş olan Aziz Gevorg kilisesi ve 14. yüzyıldan kalan mezarlıkları, Mayakovski’nin şirin bir orta okulu ve kütüphanesi de var. II. Dünya Savaşı şehitleri anısına yapılan heykel kompleksi yine Mayakovski köyünün görülmesi gereken yerlerinden. Köyde, Yerevan ve yurt dışına ürünlerini ihraç eden lavaş ve limonata fabrikaları mevcut. 


Her köyde olduğu gibi, bu köyün de “Burada doğdu ama büyük adam oldu!” denilen isimleri var. Bunların başında yazar Hraçya Hovhanisyan ve Ludvig Turyan var. Milletvekili Alvart Petrosyan ve Çiftçilik Akademisi yöneticilerinden Prof. Dr. Stepan Margaryan ve Dr. Armen Margaryan köyde yaşamaya devam eden önemli kişilerden bazıları.


Devrim’in Şairi 


Ekim Devrimi Şairi, Lenin’in göz bebeği, fütürist Mayakovski sadece Sovyetler’de değil, Batı’da da Rus Edebiyatı ve şiir ile ilgilenen herkesin bildiği bir isim. Ünlü edebiyat eleştirmeni Osip Brik’in evindeki yemekte tanıştığı, Osip’in eşi Lilia Brik’e ilk dakikalarda aşık olması ve sürdürdüğü ilişki, daha sonra Paris’te tanıştığı yine evli Veronika Polonskaya’ya duyduğu güçlü duygular, belki de Batı okurunun Mayakovski’nin devrimciliğinden ziyade ilgisini çeken konular oldular. 14 Nisan 1930’da kalbine bir silah dayayarak 36 yaşında intihar eden genç şairin ölümü, iyi arkadaşı şair Yeseni’in önceki yıllardaki intiharı, Poloskaya’nın eşini terk etmemesi, Mayakovski’nin hala Lilia’a duyduğu saplantılı aşk ve daha birçok şüpheye bağlansa da, Mayakovski bıraktığı son notta “Ölümümden kimse sorumlu değildir, ailem Lilia, annem, kız kardeşlerim ve Veronika’dan ibarettir, yoldaş devlet yetikleri onların yaşamını güvence altına alırsa onlara minnettar kalırım” demişti. 


Mayakovski, batıda Rus şiiri denince akla genel en önemli şairlerden olsa da köydeki sakinler şairi sevmekle birlikte, SSCB’de kendisine atfedilen önemin daha ziyade politik olduğunu düşünüyorlar. Köyün ortaokuldaki bir sınıfın öğrencileri ve edebiyat öğretmenleri ile konuşunca, benim aklımdaki Mayakovski resmi de biraz “zarar” görüyor. Çok samimi başlayan konuşmamız, “Arkadaşlar, ben bunları yazabilirim ama...” dediğimde ezbere cevaplara dönüşüyor. Edebiyat öğretmeni bir çözüm öneriyor: “Sen sınıfın ve öğrencilerin isimlerini yazma, onlar da rahatça konuşsunlar.”


Çocuklar özünde “O kadar büyütüldüğü kadar efsane bir şair değil Mayakovski” diyorlar. İçlerinden biri “Lenin’in en sevdiği şair olmak için, edebiyat değil ideolojiye aşk gerekir” diyor. Verdiğim örnekleri bir bir çürütüyorlar. Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın, Trump yönetimiyle Rusya'nın ilişkisini eleştirmek için Amerikan öğrencilere, "Yönetim üzerinde söz sahibi olmak istiyorsanız Rusça öğrenin" diyen eski ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'ye tepki gösterdiğini anlatıyorum. Bakanlık sözcüsü Zakharova’nın Facebook'ta yayımladığı mesajında, Rusya'nın Obama yönetimi döneminde ABD Dışişleri Bakanlığı'na Mayakovski şiirlerinin koleksiyonunu vermemiş olmasının bir hata olduğunu söylediğini, Mayakosvki'nin "Yaşlı, siyah bir adam olsam bile Rusça öğrenirdim. Umutsuzluğa kapılmadan ya da tembellik yapmadan... Sırf Rusça, Lenin'in dili olduğu için" sözlerini alıntıladığı anlatıyorum. “Siyasi atışmalara konu olan bir şair, hakkında filmler çekilen bir şair ama...” diyorum.


Gülüyorlar, meğer gayet güzel takip ediyorlarmış gündemi, Rusların Amerikalıları küçümseyerek “Siz Mayakovski’yi bile anlayamazsınız” mesajı vermeye çalıştıklarını söylüyorlar. “Zakharova, Kerry'ye Vladimir Mayakovski'nin şiirlerini okumasını önerdi, Puşkin’i anlayamayacağını düşünmüştür ondan” deyip yine gülüyorlar. Sessiz kalan edebiyat hocası gizlice gülümsüyor, çocukların “şiirden çok siyaset yapmaya çalıştı” dedikleri Mayakovski’ye olan tepkilerinin mimarı şüphesiz kendisi.


Hayatla, siyasetle, edebiyatla ve hemen hemen karşılaştıkları her şeyle kavga edecek yaşta ve güçte olan bu çocuklar ile Diaspora, Türkiye ve Türkiyeli Ermeniler hakkında da konuşuyoruz. Mayakovski konusunda oldukları kadar katı değiller, çok anlayışlı ve çok bilgililer. “Benim adım Sahak, bak bunu yazabilirsin, zaten herkes anlar bunların benim öğrencilerim olduğunu” diyen muhalif Edebiyat öğretmeni ile köyde biraz geziniyoruz, Mayakovski konusunu tekrar açmak için an bekliyorum.


“Sevag, Çarents gibi ünlüler tercüme ettiler Mayakovski’yi, demek ki sevildi, örnek alındı o dönem Ermenistan’da diyorum.” Gülümsüyor, “Eksik biliyorsun, Gurgen Boryan, Nairi Zaryan, Gevorg Emin, Mkrtich Koryun ve daha birçok önemli isim de tercüme etti, Ermenice’ye kazandırdı Mayakovski’yi” diyor. “Yerevan’da adına okul var, heykelleri var, sokaklar var...” diyorum. Artık dayanamayacak gibi oluyor “Sen, benim ne dediğimi tam anlamıyorsun, Mayakovski kötü şairdi demiyorum, ama bugün bu köyün adının ve 1937’de adını verdikleri okulun, önündeki dev büstün, onun binlerce çevirisinin sebebi bu değil diyorum ben, Sovyetler bu adam sayesinde müthiş propaganda yaptı, kullandılar, sonunda da adamı intihara sürüklediler...” diyor.

“Sizin propaganda dediğinize bir başkası siyaset diyebilir” soruma cevap vermeden Nazım Hikmet’e geçiyor. Nazım Hikmet’in çok iyi şair olduğunu, ama o günün şartlarında bile Rus Fütürizmi’ni içine sindiremediğini, çünkü Nazım’ın derdinin propaganda değil, insan olduğunu söylüyor. Bundan dolayı yollarının ayrıldığını, hatta Mayakovski’nin kendini Fütürizm’e adamamak konusunda ısrarlı olan Nazım için “Dönek Türk” lakabını kullanmaya başladığını anlatıyor.


“Nazım Mayakovski’yi hep sevdi ama, ölümünün ardından yazılar yazdı, O tüm çağdaş yazarların ustasıdır dedi” diyorum. “Öyle diyecekti tabi, ikisi de solcuydu, devrimciydi, ‘bana dönek dedi’ mi diyecekti?” derken sinirleniyor. “Ekim Devrimi’nin Şairi oldu o, hem içerde hem dışarda, ama sonra evli bir kadına aşık oldu, aldı da kocasının elinden, Bolşevikler için kabul edilemezdi bu, onu burjuvalıkla, davayı unutup aşka meşke kafa yormakla suçladılar. Paris’te yaşayan, Rus bir kadına da aşık oldu daha sonra, o da evliydi, onunla da ilişkisi oldu, şair bu olacak, memur gibi yaşayamaz o adam... Yurt dışına çıkması için vize vermemeye başladılar. Sıkıldı, göremediği sevdiğini, kadın da kocasını bırakmadı, dışlanmak istemedi, küstü, içkiye vurdu kendini, içiyor diye kitaplarını vitrinlerden indirdiler. “İnsan Mayakovski”yi sevmedi Bolşevikler, aşık olan, içki içen bir asker istemediler. 

Ölünce, Triumfalnaya Meydanı’ndaki anıtta hatırası yaşattılar, Tiflis’te, Bakü’de, Yerevan’da okullara, sokakla verdiler adını. Sorsan, ağır hastalık, yanlış ilişkiler ve şahsi ıstıraplar yüzünden ani bir kararla canına kıydı derler, oysa Mayakovski’nin ölümünden rejim sorumludur, onu kullanan ve insan olması kabullenmeyen rejim...” diyor.

“Geçen yıldan beri, Yerevan’da Mayakovski’nin doğum günü olan 19 Haziran’da Mayakovski okuma geceleri düzenleniyormuş, o da mı yanlış sence diyorum” yine sinirleniyor. “Niye yanlış olsun insanları sevmenin nesi yanlış, tapınmak, putlaştırmak yanlış” diyor. Ne demek istediğini daha iyi anlıyorum artık.


Lilia Birik ve Ermeni Kocası 


“Mayakovski’nin en büyük aşı Lilia var ya, Mayakovski’nin hemen ardından Sovyet generali Vitali Primakov'la evlendi. Primakov’u da 1936'da tutukladılar. Moskova Davaları’nın bir kolu olan “Troçkist Antisovyet Askeri Organizasyonu” davasında suçlu bulunarak idam edildi. Troçkist olmak da suçtu, biliyorsun değil mi?” diyor Sahak. “Kocasının ölümünden sonra Lilia, bil bakalım kimle evlendi? Evet bir Ermeni ile. 1938 yılında yazar Vasili Katanyan ile evlendi ve kırk yıl birlikte yaşadılar. Bu arada Primakov ile ilgili suçlamalar düşürüldü ve 1957’de itibarı iade edildi” derken hüzünleniyor.


“Adı Mayakovski olan, 600 haneli bir köyde doğup, edebiyata merak sarmışsan, ilk önce Mayakovski’yi, sonra da bu köyün adının neden o olduğunu anlamak için harcıyorsun yıllarını, bu bir görev gibi” diyor onu anlamadığımı düşünerek, oysa onu çok iyi anlıyorum. “Türkiye’de Ermeni olarak doğmak da öyledir, bazıları için” diyorum. 

Bir gün “Ermenilerin harcadıkları yılları” konuşmak için sözleşip ayrılıyoruz, hiç unutmayacağım bir köy ve edebiyat öğretmeni ekleniyor hayata.


“Adı Mayakovski olan, 600 haneli bir köyde doğup, edebiyata merak sarmışsan, ilk önce Mayakovski’yi, sonra da bu köyün adının neden o olduğunu anlamak için harcıyorsun yıllarını, bu bir görev gibi” diyor onu anlamadığımı düşünerek, oysa onu çok iyi anlıyorum. “Türkiye’de Ermeni olarak doğmak da öyledir, bazıları için” diyorum.