image21

Türkiye’nin Ünlü Gurmeleri Ermenistan için ne dedi?



Turkmax Gurme ekranlarındaki leziz programları ile midesine düşkünleri ekran başına çeken iki gurme yazar Mehmet Yaşin ve Teoman Hünal tabiri yerindeyse geziyor, görüyor, yiyor, öğreniyor, ekran başındakilere ise “Hadi kalkın, size de bizim izimizden gelin” diyorlar. 


“Görevimiz Yemek” adını taşıyan yeni programın iki ustası, eğlenceli ekipleri ile birlikte, 2016 yılında samimi, çekişmeli ve hatta atışmalı sofra sohbetleri için Yerevan’a geldi. Programın yapımcısı Savaş Ergen’in tabiri ile “Pasaport kontrolünü ilk kez Ermenistan’la yapan” ekip ve ustalar, Yerevan’da hatırı sayılır hemen hemen her şeyi tattı. Dünyaca ünü olan, çok önemli misafirleri ağırlamış restoranların yanında sokak satıcıları ile de hoşbeş eden Yaşin ve Hünal sanıyorum en çok “bir baş yapıt” dedikleri etli yaprak dolmasını (sarma) ve harisa’yı (keşkek) beğendiler. Sokak üzerinde minik büfedeki basturma (pastırma) ustalardan “Muazzam, bizdekinden iyi” notu alırken en çok ilgiyi ekibin Yerevan Hali’nde fotoğraflarını çekip paylaştıkları tavuk ayakları turşusu topladı.


Ustalar, en çok RTÜK politikaları gereği tattıkları yemekler ile birlikte şarap içemediklerine üzülseler de, çekim aralarındaki kaçamaklar ile bu açığı kapatmış oldular. Üç günlük seyahatlerinin büyük kısmında onlara eşlik edip, eğlenceli ve eğitici bir serüvenin de tanığı olurken, en çok merak edilen soruya da bir cevap bulmuş oldum: “Hepsini yiyorlar mı?” Lezzetli olunca evet, hepsini yiyorlar hatta kendileri yemek ile kalmıyor, çekim biter bitirmez ekibe de yediriyorlar.  Yaşin ve Hünal ile Ermenistan ve Ermeni mutfağını konuştuk.


İki eski dost, birlikte gezip yemek yiyorsunuz ve tüm bu tecrübelere Ermenistan’ı da katmaya karar verdiniz. Nasıl çıktı bu fikir ortaya?


Mehmet Yaşin: Ben daha önce Hrant Dink Vakfı’nın (HDV) daveti üzerime gelmiştim Ermenistan’a. Erivan’ın yani Yerevan’ın mutfağı ile Türkiye’nin tanışmasını istedim açıkçası. Atlas Jet, Aziz Tour ve HDV destek oluruz deyince biz de bu kez kameralar ile geldik. Geçen gelişimde kırsal kesimi de ziyaret ettim ama bu kez iklim koşuları ve acaba orada yeterli lokanta bulur muyuz korkusu ile Yerevan’a konsantre olduk. Buradaki arkadaşların desteği ile ilginç ve güzel bir program çektiğimizi düşünüyorum.


Teoman Hünal: Ben Ermenistan’a yıllardır yani çok uzun zamandır gelmek istiyordum. Yemek için değil tarih ve coğrafya için, özellikle Ağrı’yı, bu taraftan görmeyi çok istiyordum. Manastırları ve kiliseleri de tabii. Mehmet, HDV ile gelince kızdım aslında ona, bana neden haber vermedin dedim. Döndüğünden bu yana yani yaklaşık 2 haftadır başının etini yedim, birlikte gidelim dedim ve Mehmet’in anlattığı şekilde  organize olup, gelmeyi başardık.


Mehmet Yaşin, geçen seferki ziyaretinizden dönünce kaleme aldığınız makalede Ermenistan ve İstanbul Ermeni mutfağının benzememesine dikkat çekmiştiniz. Siz Ermenistan mutfağını nereye koyuyorsunuz bu durumda?

M.Y: Bunu her zaman söylüyorum, bizim bildiğimiz İstanbul Ermeni mutfağına hiç benzemiyor. Burası kırsaldan malzeme alan, büyük bölümü hayvansal ve ağırlıklı olarak süt ve süt ürünleri kullanan bir mutfak. Bir anlamda burası Doğu Anadolu mutfağının etkisinde. Burada gittiğimiz bir restoranın sahibinin babası Erzurumluydu. Aile o mutfağını birlikte Ermenistan’a getirmiş. Aynı şeklide Van, Iğdır, Sivas ve daha birçok yerden gelenler yemeklerini de birlikte getirmişler ve tabii zaman içinde yorumlanmış ve çok lezzetli bir mutfak olmuş, aynı zamanda bize çok yabancı olmayan bir mutfak.


Oysa sizin gözleriniz topik, dalak dolması mı aradı?


TH: Evet, aynen öyle oldu. (Gülüyor) Bu Almanya’da bir Türk lokantasına gidip kuru fasulye bulamamak kadar tuhaf. İlginçti gerçekten ama yediğimiz yemekler çok iyiydi. Şaraplar çok iyiydi. Beklediğimden de iyiydi. Tabii bize iyilerini veriyorlar onu da söylemek lazım... Konyaklar zaten muhteşem. Ben henüz Ermenistan’a gelmeden bana bir içki firması aracılığı ile numuneleri yollanmıştı, Sovyetler yıkılır yıkılmaz oldu bu dediğim. Politbüro üyeleri için saklanmış 60-70 yıllık konyaklardı bahsettiklerim. Ama basit konyaklar da lezzetli. Her zaman yıllanmışlar en iyisi olur diye bir kaide yok. Viski için de diyorum bunu, bazen fıçının içinde çok kalması da zarar verebiliyor. O yüzden 10 yıllık Akhtamar çok güzel bir konyak... 20 yıllık da denedik, ama 10 yıllık da iyi, kötü değil, tüm konyakların içimi çok zevkli.


MY: Bu programın ana fikri her ne kadar yemek olsa da, bu sefer sadece yemeğe odaklanmadık, kültürü ve coğrafyayı da yansıtacağımız bir yemek programı yapmaya çalıştık. İnsanlara da  umarım aldığımız bu zevki yansıtabiliriz ve insanlar gelmeyi isterler. Geliş gidişler iyidir, güçlendirir ilişkileri, iyi gelir bize gidip gelmeler. Ben Yerevan’ı çok sevdim. Bir müzeler ve heykeller şehri Yerevan. İnsanları çok iyi, misafirperver ve yardımsever. Modern bir şehir.


TH: Doğa çok güzel bir kere, dağ çok güzel. Yemek konusuna gelirsek ben de şaşırdım bu denli İstanbul Ermeni mutfağından ayrı bir mutfak olacağını beklemiyordum. 


İstanbul’dan buraya gelen Ermenilerin de restoranlarına gittiniz. Bir çekişme var sanki, durmadan Ermenistanlılara “doğru yemeği” anlatma gayreti.


TH: Ben o kaynaşmanın biraz uzun süreceğini düşünüyorum. (Gülüyor) Aynı durumu Yunanistan’da da yaşadık. Benim annem Rum ve Yunanistan’da çok akrabam var, orada da gözlemledim bunu. İstanbul’dan giden Rumlar Yunanların yemeklerini beğenmediler, kendilerininkini yücelttiler. Yemek konusunda iddialı oldukları için hırpaladılar da Yunanlıları. 


Aslında şu anda güzel bir dönemden geçiyor Yerevan, gelen Suriyeli Ermeniler de kendi mutfaklarını sunuyorlar...


TH: Sovyet Dönemi'nde olmayan, olamayan geliş gidişler başlayınca daha iyi bir hal alıyor her şey. Şoku atlatmak uzun sürebilir ama güzel bir hal alır yakında. Yunanistan ile gerçekten benzetiyorum durumu. Mesela Türkler Yunanistan’a gidip gelmeden önce her şey farklıydı. Tanıdıkça birbirlerini kırıldı bazı şeyler. Türkiye’den Adalar’a artık ne kadar çok turist gidiyor... Mesela eskiden Yunanistan’a gidip Türk kahvesi isteseydiniz, karşı kıyıyı gösterip ‘git orda iç’ derlerdi. Artık Türkler ayıp olmasın diye Yunan kahvesi istiyorlar ama diğer taraftan garson sizin Türkiye’den geldiğinizi anlarsa “Buyrun Türk kahvesi” diyor, o yüzden tanışmalar çok önemli.  Türkler Yunanistan’a gide gele “Bu Yunanların denilen gibi kötü insanlar  değillermiş” demeye başladılar. İnsanlar bire bir tanıştıklarında aslında karşıdakinin politikacıların canavarlaştırdığı kadar kötü olmadıklarını anlıyorlar. Bu anlamda bize sofralar, hatta içki sofraları gerekli.


Yunanistan’dan bahsettiniz, aynı şey Türkiye ve Ermenistan’da da yaşanıyor. Her iki tarafın da yaptığı bir yemek ya da bir tatlı, ortaklık olarak değil de, hırsızlık olarak görülüyor. Sanki karşı taraf kötülük olsun diye aynı yemeği yapıyorlar zannediliyor. Bu “bizden çaldılar” hezeyanını neye bağlıyorsunuz?


MY: Milli mutfaklar çok problematik gerçekten. Geçen yıllarda, tam Kıbrıs Rumları baklavanın patentini almaya çalıştıkları günlerde, çok ünlü bir Türk baklavacısı “Baklava Türk işidir” diye anlatmaya başladı kameralara, ‘dedemin dedesi Halep’ten getirmiş bu reçeteyi’ dedi... (Gülüyor) Yani bu işleri sinirlenerek çözemezsiniz. Musakka biz artık yapmıyoruz ama Yunanistan’da her köşede var. Paçanga Ermeni mezesidir ne yaparsanız yapın... Şarabı da tartışalım o zaman, saçmalık bunlar. Adriyatik’ten Hazar’a kadar yemekler çarpışacaktır, bunu engelleyemezsiniz. Avrupa’ da bu böyle ama onlar bu saçma tartışmalara girmiyorlar. Kim daha güzel yapıyor, tamam onu tartışalım ama “Kimin bu yemek?” sağlıklı bir tartışma değil. 


Siyaset liberalleştikçe, mutfak da liberalleşir, rahatlar mı? Benim-senin savaşları biter mi?


MY: Kesinlikle. Liberal yönetimlerdeki mutfaklar her zaman yaratıcı ve lezzetlidir, alışveriş vardır çünkü. Tabii ülkelerin konumu, iklimi gibi etkenler dışında dediğiniz gibi yönetim politikaları da önemli. Din mesela, dini yasaklar mutfağı çok fakirleştiren şeyler. Hindistan’da yüzlerce din var, yüzlerce mutfak, ve bunun yanında bu mutfakların etkileşimi ile yeni doğan mutfaklar... Çin de öyle... Yoksul mutfaklar bile özgürken yaratıcı olabilir, zenginleşebilir, örneğin Pakistan ve Etiyopya mutfağı, çok zengin ve lezzetli mutfaklar. 


Teoman Hünal, sence de yoksul ülkeler lezzetli mutfaklar yaratabilirler mi?


TH: Olabilir, evet. Sosların ortaya çıkması da böyledir mesela. Bundan 400-500 sene önce, köyde hayvanı kesiyorlar. Her yanı bonfile değil ki hayvanın, birine bonfile birine farklı kısım veriliyor, diğerine sakatat düşüyor. Soslar aslında eti lezzetlendirme çabası ile yapılmışlardır.


Gastronomi seyahatleri Türkiye’de de tercih edilmeye başladı, Ermenistan geçerli bir destinasyon olabilir mi sizce?


MY: Kesinlikle olabilir, düzenli uçuşlar var, yakın, konaklama fiyatları yüksek değil. İnsanlara tanıtmak da önemli, bizim yediklerimizi görünce bence gelirler (Gülüyor). Yediklerimizi görünce mutlaka gelmek isteyeceklerdir.

TH: Ben beğendim, tarihini, dokusunu ve yemeklerini beğendim. Mimarisini de çok beğendim, yeni yapıların yanında eski Sovyet mimarisi, eski apartmanları saymıyorum, onlar da yenileniyor zaten sanırım, devlet binaları bizdekilerden güzel. Bir kere şehir planlaması çok muntazam Yerevan’ın. Hemen hemen her ana caddede iki taraflı ağaçlar var ama en beklemediğim ve hoşuma giden şey, açıkçası sokakta yaşıyor olması şehrin. Heykeller çok. Bizim belediyelerin düşmanlık beslediği sokakta yeme içme kültürü var, sokak kafeleri muhteşem. 


MY: Sokak mobilyaları da muhteşem, banklar, otobüs durakları, sokak satıcılarının arabaları. Öyle iki bank atmamışlar, mobilya kurgulamışlar sokak için. Ama yemekler iyi gerçekten. Sini mantısı, tereyağlı kavurma, ben buranın peynirlerine bayılıyorum, yoğurtlarına, lavaşlar muhteşem. Şarap ismi bilmiyorum ama hepsi beni mutlu etti. 


Alin Ozinian


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

“Görevimiz Yemek” adını taşıyan yeni programın iki ustası eğlenceli ekipleri ile birlikte, 2016 yılında samimi, çekişmeli ve hatta atışmalı sofra sohbetleri için Yerevan’a geldi. Programın yapımcısı Savaş Ergen’in tabiri ile “Pasaport kontrolünü ilk kez Ermenistan’la yapan” ekip ve ustalar, Yerevan’da hatırı sayılır hemen hemen her şeyi tattı. Dünyaca ünü olan, çok önemli misafirleri ağırlamış restoranların yanında sokak satıcıları ile de hoşbeş eden Yaşin ve Hünal sanıyorum en çok “bir baş yapıt” dedikleri etli yaprak dolmasını (sarma) ve harisa’yı (keşkek) beğendiler. Sokak üzerinde minik büfedeki basturma (pastırma) ustalardan “Muazzam, bizdekinden iyi” notu alırken en çok ilgiyi ekibin Yerevan Hali’nde fotoğraflarını çekip paylaştıkları tavuk ayakları turşusu topladı.

image22

Mayakovski Köyü ve Nazım Hikmet

Alin OZİNİAN, Siyasi Analist


Ermenistan’da köyler bizim Türkiye’de bildiğimiz köylere pek benzemiyor. Evinde piyanosu olan köylü, aynı zamanda çok iyi bir çiftçi ya da domuz üreticisi olabilir. Geçimini patates ekerek sağlayan diğer bir köylünün yine köylü olan, köy okulunun müzik öğretmeni karısı, muazzam çello çalabilir. Maddi sıkıntılardan dolayı evin duvarına boya hatta sıva süremeyen köylülerinin evlerinin duvarlarında birbirinden etkileyici yağlıboya tablolar ya da duvardan duvara Rus, Ermeni ve Batı Edebiyatı klasikleri ile donanmış kütüphaneler de olabilir. Geçmiş 100 yılda, Sovyetlerin sanatı halka “indirmeleri” Ermenilerin sanatkarlığı ile birleşince, böyle alışılmadık ama ruh okşayan detaylar Ermenistan’da hala hayatta. 


Tüm bunlara rağmen, Mayakovski adı verilmiş bir köyün varlığı, birçoğumuz için hala sürreal. Etraftakiler, Yeravanlılar ile de hayretimi paylaştım, onlar da benim gibi, böyle bir köyün olduğundan habersizmişler. Yerevan’a yaklaşık 40 km uzaklıkta, Kotayk bölgesinde bulunan köy şirin mi şirin. Son resmi rakamlara göre 2890 kişinin yaşadığı köy genelde tütüncülük, hayvancılık ve meyvecilik ile uğraşıyor.


Şahap’tan Mayakovski’ye


1930’larda Mayakovski adı verilen bu küçük köy, 1828 yılında İran’ın Salmast bölgesindeki Payacuk ve Haftvan köylerinden göçen 132 Ermeni’nin buraya yerleşmesi ile kuruluyor. İlk kurulduğu yıllarda Şahap adı verilen köy, 1915’den sonra soykırımdan kurtulabilen Batı Ermenistanlılara da yuva oluyor. Sovyet yıllarında, Irak’tan 40 Yezidi ailenin de geldiği bu köyün, bugünkü Yezidi nüfusu 200 kişi. Yezidiler de aynı Ermeni köylüler gibi hayvancılık ve tarım ile uğraşıyorlar tek farkla; Ermeniler domuz, Yezidiler koyun yetiştiriyorlar. 


Abovyan, Aramus, Nor Gyugh ve Balahovid köylerine komşu olan Mayakovski’ye, Karabağ- Azerbaycan savaşı sırasında Sumgayit ve Bakü’den kaçan yaklaşık 20 Ermeni aile göçüyor. Günümüzde adını birçok Ermenistanlının bile bilmediği bu köy, genelde mono-etnik bir yapısı olan Ermenistan için oldukça renkli. Köyün en önemli tarihi yerleri; yapıldığı 1828 yılından bu yana zarar görmemiş olan Aziz Gevorg kilisesi ve 14. yüzyıldan kalan mezarlıkları, Mayakovski’nin şirin bir orta okulu ve kütüphanesi de var. II. Dünya Savaşı şehitleri anısına yapılan heykel kompleksi yine Mayakovski köyünün görülmesi gereken yerlerinden. Köyde, Yerevan ve yurt dışına ürünlerini ihraç eden lavaş ve limonata fabrikaları mevcut. 


Her köyde olduğu gibi, bu köyün de “Burada doğdu ama büyük adam oldu!” denilen isimleri var. Bunların başında yazar Hraçya Hovhanisyan ve Ludvig Turyan var. Milletvekili Alvart Petrosyan ve Çiftçilik Akademisi yöneticilerinden Prof. Dr. Stepan Margaryan ve Dr. Armen Margaryan köyde yaşamaya devam eden önemli kişilerden bazıları.


Devrim’in Şairi 


Ekim Devrimi Şairi, Lenin’in göz bebeği, fütürist Mayakovski sadece Sovyetler’de değil, Batı’da da Rus Edebiyatı ve şiir ile ilgilenen herkesin bildiği bir isim. Ünlü edebiyat eleştirmeni Osip Brik’in evindeki yemekte tanıştığı, Osip’in eşi Lilia Brik’e ilk dakikalarda aşık olması ve sürdürdüğü ilişki, daha sonra Paris’te tanıştığı yine evli Veronika Polonskaya’ya duyduğu güçlü duygular, belki de Batı okurunun Mayakovski’nin devrimciliğinden ziyade ilgisini çeken konular oldular. 14 Nisan 1930’da kalbine bir silah dayayarak 36 yaşında intihar eden genç şairin ölümü, iyi arkadaşı şair Yeseni’in önceki yıllardaki intiharı, Poloskaya’nın eşini terk etmemesi, Mayakovski’nin hala Lilia’a duyduğu saplantılı aşk ve daha birçok şüpheye bağlansa da, Mayakovski bıraktığı son notta “Ölümümden kimse sorumlu değildir, ailem Lilia, annem, kız kardeşlerim ve Veronika’dan ibarettir, yoldaş devlet yetikleri onların yaşamını güvence altına alırsa onlara minnettar kalırım” demişti. 


Mayakovski, batıda Rus şiiri denince akla genel en önemli şairlerden olsa da köydeki sakinler şairi sevmekle birlikte, SSCB’de kendisine atfedilen önemin daha ziyade politik olduğunu düşünüyorlar. Köyün ortaokuldaki bir sınıfın öğrencileri ve edebiyat öğretmenleri ile konuşunca, benim aklımdaki Mayakovski resmi de biraz “zarar” görüyor. Çok samimi başlayan konuşmamız, “Arkadaşlar, ben bunları yazabilirim ama...” dediğimde ezbere cevaplara dönüşüyor. Edebiyat öğretmeni bir çözüm öneriyor: “Sen sınıfın ve öğrencilerin isimlerini yazma, onlar da rahatça konuşsunlar.”


Çocuklar özünde “O kadar büyütüldüğü kadar efsane bir şair değil Mayakovski” diyorlar. İçlerinden biri “Lenin’in en sevdiği şair olmak için, edebiyat değil ideolojiye aşk gerekir” diyor. Verdiğim örnekleri bir bir çürütüyorlar. Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın, Trump yönetimiyle Rusya'nın ilişkisini eleştirmek için Amerikan öğrencilere, "Yönetim üzerinde söz sahibi olmak istiyorsanız Rusça öğrenin" diyen eski ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'ye tepki gösterdiğini anlatıyorum. Bakanlık sözcüsü Zakharova’nın Facebook'ta yayımladığı mesajında, Rusya'nın Obama yönetimi döneminde ABD Dışişleri Bakanlığı'na Mayakovski şiirlerinin koleksiyonunu vermemiş olmasının bir hata olduğunu söylediğini, Mayakosvki'nin "Yaşlı, siyah bir adam olsam bile Rusça öğrenirdim. Umutsuzluğa kapılmadan ya da tembellik yapmadan... Sırf Rusça, Lenin'in dili olduğu için" sözlerini alıntıladığı anlatıyorum. “Siyasi atışmalara konu olan bir şair, hakkında filmler çekilen bir şair ama...” diyorum.


Gülüyorlar, meğer gayet güzel takip ediyorlarmış gündemi, Rusların Amerikalıları küçümseyerek “Siz Mayakovski’yi bile anlayamazsınız” mesajı vermeye çalıştıklarını söylüyorlar. “Zakharova, Kerry'ye Vladimir Mayakovski'nin şiirlerini okumasını önerdi, Puşkin’i anlayamayacağını düşünmüştür ondan” deyip yine gülüyorlar. Sessiz kalan edebiyat hocası gizlice gülümsüyor, çocukların “şiirden çok siyaset yapmaya çalıştı” dedikleri Mayakovski’ye olan tepkilerinin mimarı şüphesiz kendisi.


Hayatla, siyasetle, edebiyatla ve hemen hemen karşılaştıkları her şeyle kavga edecek yaşta ve güçte olan bu çocuklar ile Diaspora, Türkiye ve Türkiyeli Ermeniler hakkında da konuşuyoruz. Mayakovski konusunda oldukları kadar katı değiller, çok anlayışlı ve çok bilgililer. “Benim adım Sahak, bak bunu yazabilirsin, zaten herkes anlar bunların benim öğrencilerim olduğunu” diyen muhalif Edebiyat öğretmeni ile köyde biraz geziniyoruz, Mayakovski konusunu tekrar açmak için an bekliyorum.


“Sevag, Çarents gibi ünlüler tercüme ettiler Mayakovski’yi, demek ki sevildi, örnek alındı o dönem Ermenistan’da diyorum.” Gülümsüyor, “Eksik biliyorsun, Gurgen Boryan, Nairi Zaryan, Gevorg Emin, Mkrtich Koryun ve daha birçok önemli isim de tercüme etti, Ermenice’ye kazandırdı Mayakovski’yi” diyor. “Yerevan’da adına okul var, heykelleri var, sokaklar var...” diyorum. Artık dayanamayacak gibi oluyor “Sen, benim ne dediğimi tam anlamıyorsun, Mayakovski kötü şairdi demiyorum, ama bugün bu köyün adının ve 1937’de adını verdikleri okulun, önündeki dev büstün, onun binlerce çevirisinin sebebi bu değil diyorum ben, Sovyetler bu adam sayesinde müthiş propaganda yaptı, kullandılar, sonunda da adamı intihara sürüklediler...” diyor.


“Sizin propaganda dediğinize bir başkası siyaset diyebilir” soruma cevap vermeden Nazım Hikmet’e geçiyor. Nazım Hikmet’in çok iyi şair olduğunu, ama o günün şartlarında bile Rus Fütürizmi’ni içine sindiremediğini, çünkü Nazım’ın derdinin propaganda değil, insan olduğunu söylüyor. Bundan dolayı yollarının ayrıldığını, hatta Mayakovski’nin kendini Fütürizm’e adamamak konusunda ısrarlı olan Nazım için “Dönek Türk” lakabını kullanmaya başladığını anlatıyor.


“Nazım Mayakovski’yi hep sevdi ama, ölümünün ardından yazılar yazdı, O tüm çağdaş yazarların ustasıdır dedi” diyorum. “Öyle diyecekti tabi, ikisi de solcuydu, devrimciydi, ‘bana dönek dedi’ mi diyecekti?” derken sinirleniyor. “Ekim Devrimi’nin Şairi oldu o, hem içerde hem dışarda, ama sonra evli bir kadına aşık oldu, aldı da kocasının elinden, Bolşevikler için kabul edilemezdi bu, onu burjuvalıkla, davayı unutup aşka meşke kafa yormakla suçladılar. Paris’te yaşayan, Rus bir kadına da aşık oldu daha sonra, o da evliydi, onunla da ilişkisi oldu, şair bu olacak, memur gibi yaşayamaz o adam... Yurt dışına çıkması için vize vermemeye başladılar. Sıkıldı, göremediği sevdiğini, kadın da kocasını bırakmadı, dışlanmak istemedi, küstü, içkiye vurdu kendini, içiyor diye kitaplarını vitrinlerden indirdiler. “İnsan Mayakovski”yi sevmedi Bolşevikler, aşık olan, içki içen bir asker istemediler. 


Ölünce, Triumfalnaya Meydanı’ndaki anıtta hatırası yaşattılar, Tiflis’te, Bakü’de, Yerevan’da okullara, sokakla verdiler adını. Sorsan, ağır hastalık, yanlış ilişkiler ve şahsi ıstıraplar yüzünden ani bir kararla canına kıydı derler, oysa Mayakovski’nin ölümünden rejim sorumludur, onu kullanan ve insan olması kabullenmeyen rejim...” diyor.

“Geçen yıldan beri, Yerevan’da Mayakovski’nin doğum günü olan 19 Haziran’da Mayakovski okuma geceleri düzenleniyormuş, o da mı yanlış sence diyorum” yine sinirleniyor. “Niye yanlış olsun insanları sevmenin nesi yanlış, tapınmak, putlaştırmak yanlış” diyor. Ne demek istediğini daha iyi anlıyorum artık.


Lilia Birik ve Ermeni Kocası 


“Mayakovski’nin en büyük aşı Lilia var ya, Mayakovski’nin hemen ardından Sovyet generali Vitali Primakov'la evlendi. Primakov’u da 1936'da tutukladılar. Moskova Davaları’nın bir kolu olan “Troçkist Antisovyet Askeri Organizasyonu” davasında suçlu bulunarak idam edildi. Troçkist olmak da suçtu, biliyorsun değil mi?” diyor Sahak. “Kocasının ölümünden sonra Lilia, bil bakalım kimle evlendi? Evet bir Ermeni ile. 1938 yılında yazar Vasili Katanyan ile evlendi ve kırk yıl birlikte yaşadılar. Bu arada Primakov ile ilgili suçlamalar düşürüldü ve 1957’de itibarı iade edildi” derken hüzünleniyor.


“Adı Mayakovski olan, 600 haneli bir köyde doğup, edebiyata merak sarmışsan, ilk önce Mayakovski’yi, sonra da bu köyün adının neden o olduğunu anlamak için harcıyorsun yıllarını, bu bir görev gibi” diyor onu anlamadığımı düşünerek, oysa onu çok iyi anlıyorum. “Türkiye’de Ermeni olarak doğmak da öyledir, bazıları için” diyorum. 

Bir gün “Ermenilerin harcadıkları yılları” konuşmak için sözleşip ayrılıyoruz, hiç unutmayacağım bir köy ve edebiyat öğretmeni ekleniyor hayata.


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


“Adı Mayakovski olan, 600 haneli bir köyde doğup, edebiyata merak sarmışsan, ilk önce Mayakovski’yi, sonra da bu köyün adının neden o olduğunu anlamak için harcıyorsun yıllarını, bu bir görev gibi” diyor onu anlamadığımı düşünerek, oysa onu çok iyi anlıyorum. “Türkiye’de Ermeni olarak doğmak da öyledir, bazıları için” diyorum.

image23

Ermenistan’ın En güzel Manastırları ve Küçük Otelleri

Sevan NİŞANYAN, Dilbilimci, Yazar


Daha Türkiye’deyken birkaç kişiden duymuştum, Tufenkian adlı bir Amerikalı Ermeni, Sevan Gölü kıyısında harika bir küçük otel kurmuş, tam bizim seveceğimiz türden bir yermiş. Mutlaka gidile!


Sorduk soruşturduk, gölün ıssız doğu yakasında, Tsapatagh diye kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeymiş. Yerlilerden kime sorduysak Tsapatagh’ı bilen yok. Sonradan iş anlaşıldı. Meğer Tsapatagh’ın bilinen adı Kızılkend’miş, değişmiş. Azeri köyüymüş, 92’de boşaltılmış. İmroz’daki Rum köylerini anımsatan bir lanetlenmişlik duygusu, girer girmez insanı vuruyor.


Otel güzel. Yerel mimariye uygun, detayları dürüst ve kusursuz. Enfes kilimlerle donatılmış, araya müzelik çanak çömlek serpiştirilmiş. Ekip iyi eğitilmiş. Belki biraz fazla North American. Trendy.


Daha sonra Dilican’da Tufenkian’ın yeni otelini gördük. İnşaat sürüyor, daha açılmamış, ama şimdiden Dilican’ın avuç kadar tarihi mahallesine damgasını vurmuş. Güzel bir bina, eskiden han yahut hangar gibi bir şeymiş. Sanat atölyeleri, lavaş fırınları, tandırlar, ahırlar, halı tezgâhları: idealize bir geçmişi yeniden canlandırmak için servet harcanmış.


Restorana buyur ettiler. New York’un en sofistike mekânlarına yaraşır bir sadelikte: şık. Menüde rahmetli anneannemden bildiğim antika yemekler. Erikli kuzu külbastı. Harisa, yani keşkek, robotta değil havanda dövülmüş. Maraş kebabı. Rezeneli turşu. Tarhun otu. Taze kişniş. Aşure.


Ülkenin her yerinde güzel yemek yedik, ama en güzeli kesinlikle buydu.


Yüz Tane Manastır Görsen Bıkmazsın 


Garni’deki antik tapınakta oğlum Arsen’le resim çekmeye çalışıyoruz. Yaşlıca biri yanaştı, Türkçe duyunca hayret etmiş, Türkler de mi geliyor buraya diye. Ağır Adana-Antep ağzıyla kusursuz Türkçe konuşuyor.

Hoş beş, hayat hikâyesi faslı başladı. Adanalıymış (“ailem” demiyor: kendisi). Lübnan’da doğup büyümüş. Orada aile içinde hep Türkçe konuşurlarmış. 46’da kalkıp anavatandır diye buraya göçmüşler. Üniversitede okumuş, maden mühendisi olmuş. 


... Bir başkası yanımızda bitiverdi. Cüsse, bıyık, Diyarbakır işi. Türkçe konuşmamız ilgisini çekmiş. Kendi de Kürdistan Ermenilerindenmiş. Zaho’luymuş. Körfez Savaşında orada işler zorlaşınca Bağdat’a göçmüş. Sohbeti bizim Ermeniceye çevirince iyice rahatladı. Cümle içine “tamam”lar, “babo”lar karışmaya başladı.

Suvenir dükkânında car car Türkiye Ermenicesi konuşan beş-altı kişilik bir grup; hallerinden belli, ya Amerikalı ya Kanadalılar. Onlarla da tanıştık. Torontolu çıktılar. North York, Don Mills, hangi cadde, hangi sokak derken, aa! Annemin eski apartman komşusu! Adresler alındı, selamlar iletildi. Öğleden sonra onları da Geğard’da mum yakarken gördük.


Goris’te kaldığımız otelin sahibine bir günde üç manastır gezdiğimizi anlattık. Yüz tane görsen bıkmazsın dedi. 


Haklı.


Ülkenin üzerinden Sovyet rejimi tank gibi geçmiş. Bir tür medeniyet getirmişler, doğru. Her yerde heybetli kamu binaları, düzenli sokaklar, birörnek kolhoz köyleri yapılmış. Adım başı sosyalist heroizmin anıtları: saldırgan, ama en azından bizdeki betonlardan iyi. Sistem belli ki kısa bir süre işlemiş de. Sonra çarklar durmuş, her şeyin üstünü gri ve kasvetli bir toz örtmüş.


Manastırlar ve Mimari Kusursuzluklar 


O tozun örtmediği yer manastırlar. Her biri bir ıssız dağın başında, insanın tanrıyla – ya da kendi ruhuyla – yalnız kaldığı yerler. Dünyanın pek az yerinde benzeri olan bir mimari kusursuzlukla inşa edilmişler. Hepsi aynı ruhun eseri, ama hiçbiri diğerinin aynı değil. Etrafta sükûneti bozan hiçbir şey yok, ne turist otobüsleri, ne bilet, ne levha, ne satış standı, ne otopark ücreti, ne terbiyesizce “restorasyon” gösterileri. Sınırın berisindekiler gibi vahşet izleri yok, ama Batı’nın kibar cilası ile de (henüz) kirlenmemişler. Bin yıldan beri değişmeden oradalar.

Beş günde on mu, oniki tane mi ziyaret ettik, unuttum. 


Khor Virab: Ağrı’nın tüyler ürpertici kütlesine karşı yapayalnız; üç-beş aile gelmiş, kurbanlık horoz getirmişler. 


Noravank: bir çalımla dağın üstünde dikilmiş, sarışın. 


Gndevank: kaç yüz yıllık ceviz ağacının kuytusunda, yosun kaplı, büsbütün sessiz. Datev: aşılmaz bir vadinin sonunda, sisle bulutun karıştığı yerde. Üç tane gençten papaz, kendi başlarına mezmur söylüyor; tek başına bir Alman kadın, birkaç gündür buradaymış, resim yapıyor.


Dadivank: ormanın en ıssız yeri, yanından deli bir dere akıyor. Goşavank: kusursuz bir Karadeniz köyünün kucağında, başka bir dünyaya açılan kapı. Hağardzin: ormandaki tüm ağaçlar dilek bezleriyle donatılmış. Birkaç kişi mum yakmaya gelmişler, üçü Fransa’dan, biri Uruguay’dan. Marmaşen: bozkırın kovuğunda umulmadık bir vaha; çobanın biri koyunları salmış, kitap okuyor. Yereruyk: daha eski çağların anılarını taşıyan bir Asya tapınağı.


Buraların tanrısı öyle kitapla, kanunla, öğütle, ayıpla gelen bir tanrı değil. Yer tanrısı: yerin kendisi kutsal.


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------



Restorana buyur ettiler. New York’un en sofistike mekânlarına yaraşır bir sadelikte: şık. Menüde rahmetli anneannemden bildiğim antika yemekler. Erikli kuzu külbastı. Harisa, yani keşkek, robotta değil havanda dövülmüş. Maraş kebabı. Rezeneli turşu. Tarhun otu. Taze kişniş. Aşure.

image24

Ararat’ın Eteğinde Khor Virap

Çiğdem MATER, Yapımcı


2006 Temmuz’unda, sonrasında defalarca gideceğimi ve büyük değişimine tanık olacağımı bilmeden, ilk kez Erivan’a gittiğimde elimde upuzun bir yenecek yemek, görülecek yer, tanışılacak insan listem vardı. 


O zamanlar Erivan’a giden az sayıda insanın iki çok kıymetli rehberi vardı, Hrant Dink ve Sarkis Seropyan. Ben Hrant Dink’e sormuş, upuzun bir isim, yer, yemek listesi yapmıştım kendime. Listede Dink’in ‘Erivan’a biraz uzak ama görmeden gelme’ diyerek eklediği Khor Virap Manastırı vardı.Erivan’da yiyerek, içerek, konuşarak geçirdiğimiz günlerin ardından seyahat arkadaşım, seyyahların şahikası Özcan Yurdalan ile birlikte bir sabah, tam da bize tembih edildiği gibi erken bir saatte bir Lada taksiye bindik ve Khor Virap’a doğru yola çıktık. 


Pırıl pırıl bir güneşin altında, uçsuz bucaksız tarlaların arasından geçerek yaklaşık 40 dakika gittik ve hala her görüşümde kalbimi çarptıran o heybetli dağın eteğindeki küçük manastıra vardık. Henüz saat 8 bile olmamıştı ve Khor Virap çoktan ziyaretçilerini ağırlamaya başlamıştı. Pırıl pırıl havada, Ararat’ın heybetine selam duran küçük ama etkileyici yapıya önce uzaktan uzun uzun baktık, sonra nefesimizi dağın oksijenine rağmen azıcık kesen merdivenleri tırmanarak manastırın bahçesine ulaştık. Hayatta gördüğüm en etkileyici manzaralardan biriydi. 


Bu ilk ziyaretin ardından Erivan’a sayısını bilmediğim kadar çok gittim, bir ikisi hariç her seferinde kendime Khor Virap’a gitmek için bir bahane yarattım, ‘Erivan’a gittiğimizde ne yapalım?’ diye bana sorulmaya başlandığında, listemin en tepesinde hep Khor Virap oldu.


Khor Virap, Ermenilere Hristiyanlığı yayan Aziz Aydınlatıcı Krikor’un (Krikor Lusavoriç) on küsur yıl bir kuyuda yaşadığı söylenen manastır. Ermenilerde Hristiyan olduğunu açıklayan ilk kişi olan Kayserili Krikor, Hristiyan olduğu için akıl almaz işkencelerle Khor Virap’ın kuyusuna atılıyor, dul bir kadının kendisine attığı ekmeklerle hayatta kalıyor ve 13 yıl sonra kendisini oraya kapatan Kral Dırtad’ın hastalığına çare olacağı Kral’ın kız kardeşine rüyasında malum olunca kuyudan çıkarılıyor ve Kral Dırtad’ı sağlığına kavuşturuyor. Dırtad, bunun üzerine Hristiyanlığı ordusu ve halkıyla birlikte din olarak kabul ediyor, Ermeniler böylece dünya üzerindeki ilk Hristiyan devlet oluyor ve Krikor Lusavoriç Kayseri’ye Ermenilerin ilk patriği olarak geri dönüyor. Khor Virap da bir hac yeri haline geliyor. 


Kuyu ve manastır haliyle, bir hac yeri, her yıl on binlerce insan bu kutsal ismi anmak için Khor Virap’a geliyor, Krikor Lusavoriç’in kapatıldığı kuyuya iniyor, dua ediyor. 


Elbette mekanın kıymeti kuyudan ve manastırdan geliyor, bir de Ararat’tan. Türkiye sınırını gözünüzle görebildiğiniz bu şahane yapı, Ararat’ın eteklerine kurulmuş. Sadece Lusavoriç’e değil, aynı zamanda ortak coğrafyamızın en heybetli anıtına, Ararat’a bir saygı duruşu olarak minik ve güçlü bir yapı olarak bin küsur yıldır orada duruyor. 


Muazzam terası eğer doğru saatte orada olursanız, size dünyanın en müthiş manzaralarından birini vaat ediyor, Sis ve Masis’i 12 ay üstlerinden inmeyen kar birikintileriyle görebileceğiniz, hiç bir şey düşünmeden sadece bir dağın güzelliğine bakabileceğiniz birkaç saatten kendinizi lütfen mahrum etmeyin. 


Khor Virap’a gitmek için doğru zaman sabah saatleri, gün henüz puslanmadan orada olursanız, manzaranın vaadini anlarsınız. Sabah Erivan’dan bir taksiyle anlaşıp, yaklaşık 20 dolar karşılığında (10 bin Dram) Khor Virap’a gidebilirsiniz, taksi sizi orada bekler ve şehre geri getirir, bu fiyata geri dönüşünüz de dahildir. Taksinin beklemesi şart, yoksa orada kalır, ziyarete gelen arabalardan birine sığışmaya çalışırsınız. 


Ermenistan ziyaretinizin en güzel anlarından biri olacağından eminim, kendinize bu sabahı ve bu geziyi mutlaka armağan edin, pişman olmayacaksınız. Ararat’ın neden ortak coğrafyamızın parçası olduğunu düşündüğümü de, sanırım gördüğünüz anda anlayacaksınız.  


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Muazzam terası eğer doğru saatte orada olursanız, size dünyanın en müthiş manzaralarından birini vaat ediyor, Sis ve Masis’i 12 ay üstlerinden inmeyen kar birikintileriyle görebileceğiniz, hiç bir şey düşünmeden sadece bir dağın güzelliğine bakabileceğiniz birkaç saatten kendinizi lütfen mahrum etmeyin. .

image25

Yerevan’ın En Sevilen Çiçekçisi Vartan’ın Hikâyesi

Alin OZİNİAN, Siyasi Analist


Yerevan’ın merkezinde, özellikle yaz aylarında dolaşırken Vartan’ı mutlaka görür ve eğer bu ilk karşılaşmaysa şaşırısınız. Rengârenk bir motorsikletini beyaz fötr şapkasıyla süren Vartan’ın motoru, sepet sepet çiçekle doludur. “Çiçeklerin Efendisi” Vartan, Yerevan’ın en güleryüzlü, en mutluluk saçan çiçekçisidir.


Herkesin “Varteri Vartan” (Güllerin Vartan’ı) adını taktıkları genç adamın mesaisi, çocukluğundan beri sabah 5’te başlıyor. Önce çiçek pazarından günlük alışverişini yapan Vartan, Nalbantyan Sokağı’ndaki sakinlerin kendisine çalışması için izin verdikleri merdiven altındaki tezgâhına geçip buketler hazırlıyor. Ondan sonra gün boyu sokakları dolaşıyor, kafelere giriyor, evlere sipariş götürüyor. Hayatından memnun gibi görünen Vartan’ın kalbinde çok kırıklar var aslında.


Nalbantyan Caddesi’nin Sayat-Nova Bulvarı’nı kesen noktasında buluştuğumuz o akşamüstü, yavaşça not defterimi çıkartırken, bir taraftan da kızıyorum kendime. Bu saatler en civcivli, en kalabalık saatleri sokakların. Tam iş vakti, keşke sohbet etmek için başka bir zaman teklif etseydim diye düşünüyorum. 


Vartan yine memnun halinden, ayakta durmamdan rahatsız, köşedeki kuaföre girip bir iskemle getiriyor. “Otur, otur, ayakta olmaz” diyor ısrarla, daha bir mahcup oluyorum. Tüm çiçekleri çok sevdiğini söylerken kırmızı gülü ayrı bir yere koyuyor, ardından “Yok, ama beyaz da bir başkadır” diyor. Açık pembenin renginden dem vuruyor sonra, farkında değil ama gerçekten hepsini çok seviyor, birini överse sanki diğeri alınır gibi geriliyor, ayıramıyor Vartan güllerini.


“Neden mühendislik” der gibi, “Neden çiçek satmayı seçtin” diyorum. Sorduğum anda fark ediyorum sorunun saçmalığını ama laf bir kere çıkıyor işte ağızdan, cevabı duyunca daha bir pişman oluyorum. “Neden?.. Çünkü Ermenistan’da ‘o karanlık seneler’ dediğimiz 80’lerin sonu 90’ların başı var ya, işte o senelerde babam bıraktı gitti beni ve iki küçük kardeşimi... Sokakta kaldık, sokak çocuğuydum ben. Biri acır ekmek verirdi, diğeri giyecek, eve götürüp yıkayan kadınlar bile oldu…” derken, yüzümün aldığı halden rahatsız oluyor. Ama gülerek “Üzülme ya hemen, bazı zorluklar olmazsa, bu hayatta iyi insanların da olduğunu göremeyiz, dünyanın kötü bir yer olduğunu düşünürüz” diyor. “Dünya iyi bir yer mi?” diye soruyorum. Daha coşkulu gülümsüyor “Tabii iyi bir yer, ne zannediyorsun, bak sana anlatacağım tek tek” demeye kalmadan, kuaförden genç bir kız çıkıyor elinde tepsiyle. Tepside iki kahve bardağı ve ev yapımı cevizli baklava var. Ağzımı açamadan, daha sonra kuaför olduğunu öğrendiğim kız “Vartan’ın misafiri, bizim misafirimizdir” diyor.


Güzel bir akşamüstü, Yerevan’ın en işlek ve en lüks kafelerinin olduğu caddelerinin birinin kaldırımında, Vartan’ın rengârenk motorunun yanıbaşında Vartan ve ben, kuaför kızın pişirdiği kahveyi içiyoruz. Dünya gerçekten iyi bir yer mi acaba diye düşünüyorum… 


“İyi insanlar çıktı benim karşıma; hatta içlerinden biri, baktı olmayacak böyle lokmayla-hırkayla, bir 8 Mart sabahı bana para verdi, ‘Git çiçek al, bu meydanda sat, biri de ilişirse gel bana söyle’ diye tembih etti. İşte o gün, 7 yaşında ben çiçek satmaya başladım” diye söyleyerek başladı hikâyesine Vartan.


Parayı veren Surik Amca, yani Cumhuriyet Meydanı’ındaki kafenin o dönemki sahibi, bu hikâyenin önemli yüzlerinden, Vartan’a yol gösterip küçük bir çocuğunun başına gelecek onca şeyden kurtulmasını sağlayan kişi. 


Aslında Vartan’ın hikâyesi, bir mahallenin hikâyesi, TV dizisi gibi sanki, herkes var içinde. Yerevan’ı bilenler, Poplovok Kafe’yi bilirler; şehrin en eski ve iyi sayılan kafelerinden biridir. Önünde kocaman bir havuzu vardır; son yıllarda yasaklansa da çocukların yazın serinlemek için atladığı kamu havuzlardan biridir. 10 yaşlarındayken, bir yaz havuza girmek için çıkardığı kıyafetleri oraya bıraktığını ama çalındığını fark ettiğinde çok ağladığını anımsıyor: 


“Nelli Teyze garsondu o kafede, kucağına aldı beni, teselli etti, nereden buldu bilmiyorum kıyafet giydirdi, ‘Üzülme, bir daha girersen kıyafetlerini bana getir’ dedi. Öyle yaptım, sonra kıyafetlerimin içinde paketlenmiş yemekler bulmaya başladım. Ben de Nelli Teyze’ye çiçekler armağan ettim. O yıllar zordu, savaş vardı, elektrik yoktu, herkes birbirine destek olmaya çalıştı, ölüm kalım meselesiydi çünkü. Düşünsene eksi 30 derece bir kış günü, sen evini ısıtabiliyorsun, komşun ısıtamıyor. Onları evine almazsan donup ölecekler. Öyle bir dönemdi” diyor. “Çaresizlik kötü şey, annem hastaydı, tek oda ev, ama ısınamıyoruz. Komşu geldi, anladı durumu, diğer komşuyu çağırdı, inip arka bahçedeki ağacı kesmeye karar verdiler. İki erkek ve ben bahçeye indik. Kar, göz gözü görmüyor. Baltanın sesinden olacak, başka bir komşu indi aşağı. ‘Ağaç kesilir mi, nasıl insanlarsınız!’ diye bağırdı. ‘Böyle insanlarız’ dedi diğer komşu, ‘Kadın yalnız başına kalmış, hasta, donuyor, şu çocuğun haline bak, ağaç düşünmenin zamanı değil’ dediğinde, başta kızan adam da katıldı onlara, üçü beraber kestiler ağacı, annemi donmaktan kurtardılar” diye devam ederken, artık Vartan da gülümsemiyordu. Konuşmamızın başından beri yanımızdan geçen apartman sakinleri, Vartan’ı selamlıyorlardı. Bu kez orta yaşlı bir kadın “Bu oğlan var ya, altın kalpli. Gün olur yedi buket satar ama on buket hediye eder, neşemiz o bizim” dedi. Kara bulutları dağıtmıştı kadının sözleri, “Yardım önemli, bak bu kahveyi getiren kızın çalıştığı kuaförün sahibi Garen var ya, bana bu apartmanda yer verilmesi için çok uğraştı, destekledi beni, oğullarımın da vaftiz babası aynı zamanda” derken, yüzü tekrar gülüyordu.


GaraBala’nın Hikâyesi


Eski Yerevan’ın en önemli sembollerinden olan GaraBala (Esmer çocuk) lakaplı Stepan Harutyunyan’ın 1900’lerin başında doğdu biliniyor. Zengin bir ailenin tek oğlu olan Stephan, Sovyetler, ailesini “vatan hainliği” suçundan Sibirya’ya sürdüklerinde sokakta kalıyor. Çiçek satarak hayatını kazanan Stephan, yaşlanınca Abovyan Caddesi’ndeki kadınlara çiçekleri satmayıp hediye etmeye başlıyor. Yaşlılığı döneminde soğuk bir kış günü donarak öldüğü söylenen GaraBala’nın bilinen bir mezarı olmasa da, Yerevan Belediyesi tarafından yaptırılan heykeli, yeni nesiller için Harutyunyan’ın anısını taze tutuyor. Mutsuz bir insanın diğer insanları mutlu etme çabası, bugün Yerevan’da hâlâ anılıyor.


GaraBala’yı hatırlatıyorum Vartan’a “Yoksa sen, modern zamanların GaraBala’sı mısın?” diye soruyorum. Çok hoşuna gidiyor, “Keşke” diyor. Ama belli ki ilk benzeten ben değilim. Vartan, okula nerdeyse hiç gitmemiş, ama o kadar güzel, o kadar temiz bir Ermenice konuşuyor ki... Sokakta büyüyen bir çocuk, nasıl böyle konuşur diye düşünmeden edemiyor, fakat sonra yine pişman olmamak için bu saçma soruyu sormamaya karar veriyorum. Evli Vartan, iki oğlu var. Biri henüz sekiz aylık. Uzun uzun anlatıyor ailesini, birden benim sorumu hatırlayarak “Dünya güzel bir yer mi ki diyorsun. Ben sokaklarda aç yattığımda, hiç zengin olmayı hayal etmedim, ailem olsun diye hayal ettim hep. Akşam kapısını açıp girebileceğim bir ev, o evde bir eş, çocuklar hayal ettim, oldu işte…” diyor gülümseyerek.


İlk yıllar bisikleti ile çiçek dağıtan Vartan’ın artık iki tane motoru var. “Motor olduktan sonra kolay. Ne zaman, hangi adresten sipariş gelse, atlar giderim” diyor. Bazen gecenin üçünde aradıklarını ve o siparişlerin çok pahalı buketler olduğunu söylüyor. “Kavga ediyorlar, sonra adam birden 100 tane gül hediye ediyor karısına, sevdiğine... Kadınlar, çiçek sever” diyor Vartan, hınzır bir gülümsemeyle.


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------



Güzel bir akşamüstü, Yerevan’ın en işlek ve en lüks kafelerinin olduğu caddelerinin birinin kaldırımında, Vartan’ın rengârenk motorunun yanıbaşında Vartan ve ben, kuaför kızın pişirdiği kahveyi içiyoruz. Dünya gerçekten iyi bir yer mi acaba diye düşünüyorum… 

image26

Yerevan’da Kaybolun

Yetvart Danzikyan, Genel Yayın Yönetmeni


Düz şehirleri severim. Yerevan gibi, Diyarbakır Suriçi gibi, Avrupa’nın bazı belli başlı kentleri gibi. Belki İstanbul’dan artık biraz yorulduğumdan olsa gerek. Yokuşlar, merdivenler, inişler, çıkışlar, evet bir kente hareketlilik ve manzara katıyor ama göz alabildiğince, ayak gidebildiğince yürüme hissine ket vuruyor ve zaman zaman da hatta çoğu zaman da yorucu olabiliyor. 


Elbette Boğaz kenarında bir semtte yokuş çıkarak ulaşacağınız manzara doyumsuzdur ama hayat da böyle geçmiyor. 


Yerevan düz bir kent. Ve bir çember içinde. Dolayısıyla saatler boyu yürümek, kenti keşfetmek ve isteseniz bile kaybolmamak gayet mümkün. Ki kaybolsanız bile bulunduğunuz yer genellikle olmak istediğiniz yerin bir sokak arkası olabilir. Ve iyi bir yürüyüşçü için çok elverişli imkanlar sunuyor. 


Sadece bir gününüzü ayırarak Yerevan’ın tarihi ve mimari dokusu hakkında çok şey öğrenebilirsiniz. Başlangıç noktası için önerim Madenataran’ın önü. Oradan kendinize bir hat belirleyip, zikzaklar çizerek, önünüze gelen sokağa dalarak, başta belirlediğiniz hattın tamamen dışına çıkarak (hava da güzelse tabii) nefis bir yürüyüş yapmanız mümkündür. 


Yerevan özellikle mimari ve tarihi açıdan birçok özellikler barındıran bir kent. Sovyet ve Ermeni mimarisinin en güzel örneklerine her köşe başında rastlayabilirsiniz. Ve hem Sovyet Dönemi'nin hem de Ermeni halkının kültür ve sanata verdiği önem sayesinde her köşe başında bir müzisyene, bir mimara, bir edebiyatçıya adanmış bir konservatuar, okul ya da kültür merkezi görebilirsiniz. 


Gecenin bir vakti Kaskad’da dolanırken bir açıkhava festivaline denk gelip Ermeni danslarını, Ermeni ezgilerini dinleyebilirsiniz, Ve eğer Türkiye’den geliyorsanız, etnik kimliğiniz ne olursa olsun farketmez, bu ezgiler, bu danslar size hayli tanıdık gelecektir. Bütün bunları sindire sindire öğrenmek ise bir günden fazlasını gerektiriyor elbette. 


Türkiyeli bir Ermeni için ise bu yürüyüşler elbette bu bahsettiklerimden daha fazlasını içerecek. Çünkü ilk olarak Türkiye’de kamusal hayattan silinmiş bir dili doyasıya yaşayacak, ziyaretçi. Ya da yerleşmeye niyetli olan. Son yıllarda Ermenistan’a yerleşmeyi aklından geçiren Türkiyeli Ermenilerin sayısında bir artış var, bu artık bir sır değil.


Doğup büyüdüğü, yurdu olan topraklarda kamusal hayattan silinen bir dil ile yaşamanın Türkiyeli bir Ermeniye hissettirdikleri kolay kolay tarif edilemez. Dolayısıyla Ermenistan’a geldiğinde hem kendi toprağında nasıl bir sıkışmışlık içinde yaşadığını anlar insan, hem de anadili ile birlikte yaşamanın ne kadar doyumsuz ve insanı sağaltan, onu iyi eden bir his olduğunu. 


Dolayısıyla önerim, Yerevan’da tek başınıza ya da böyle konularda iyi anlaştığınız biriyle sokağa çıkın ve kaybolun. Size iyi gelecektir.


Yerevan yakınları da anılmaya değer elbette. Kısa bir araba yolculuğu ile ulaşılabilecek Sevan Gölü kıyıları, yol üzerindeki çeşitli dinlenme mekanları anılmalı. Bahsi geçmişken Ağveran’ı hatırlamamak olmaz. Yemyeşil bir yükseltide yer alan Ağveran’da Ağustos ayında bile akşamları polar bir montla oturmak mümkün. Ve gerekli. Ancak gündüzleri de bir o kadar ılık bir hava var. Bir toplantı için kaldığımız oteldeki misafirperverliği ise unutmak mümkün değil. 


Gecenin bir vakti, otelin bize ayırdığı şarap istihkakı tükenmişken, 40 kişilik grubun içinde Türkiyeli Ermeniler de bulunduğunu keşfeden gece görevlisinin kendisi için elleriyle yaptığı ve sakladığı şarabı bulup getirmesi ve bize ikram etmesi, bizimle oturup şarkılar söylemesi, nasıl unutulur?


Bu yazıyı yine Yerevan dışı ile bitirmek isterim. Elbette ki gerek pagan dönemden gerekse Hristiyanlık döneminden kalan kiliseler, mabetler çok değerli, mutlaka gidilip görülmeli. Ancak Yerevan dışına çıkılacak uzun bir yolculuk da size Ermenistan hakkında çok şeyler anlatacak. Yemyeşil dağlar arasından kıvrıla kıvrıla, bir ine bir çıka yapılan bu yolculukta doğayla içiçe yaşayan küçük kendi halinde kentler, köyler göreceksiniz. Bunlardan Dilican bilhassa bahse değer. Aynı zamanda da bir eğitim kenti diyebiliriz Dilican için. Dünyaya yeni yeni açılan okulları sayesinde hem Türkiye’den hem de dünyanın her yerinden her milletten ziyaretçi ağırlamakta bu güzel kent. 


Ve bir de yol üzerinde Sovyet Dönemi'nden kalma kısmen terkedilmiş devasa fabrikalar. Mimari ve endüstriyel açıdan bir dönemin tanığı olan bu devasa yapılar hele ki “retro” merakı olanların ilgisini hayli çekecektir. 


Dolayısıyla az önce söylediğimi belki düzeltmek gerek. 


Sadece Yerevan’da değil, Ermenistan’da da kaybolun.


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------



Yerevan özellikle mimari ve tarihi açıdan birçok özellikler barındıran bir kent. Sovyet ve Ermeni mimarisinin en güzel örneklerine her köşe başında rastlayabilirsiniz. Ve hem Sovyet döneminin hem de Ermeni halkının kültür ve sanata verdiği önem sayesinde her köşe başında bir müzisyene, bir mimara, bir edebiyatçıya adanmış bir konservatuar, okul ya da kültür merkezi görebilirsiniz. 

image27

Yakınızdaki Ülke: Ermenistan

Emine Uçak ERDOĞAN, Gazeteci-Yazar


Ermenistan yemeği, kültürü, insanları ve coğrafyasıyla bize çok ‘yakın’. Ama bu yakınlığın farkına varabilmek için öncelikle ‘sınırı’ geçmek lazım. Sınırdan kasıt sadece coğrafik değil zihinsel bariyerlerimiz de ziyareti, geziyi zorlaştıran engellerden. Bize çok yakın bir kültürün içinde; bozulmamış, piyasalaşmamış bir gündelik hayatın içinde; konforlu ve sükunet içinde bir tatil düşünüyorsanız; Ermenistan hem tarihi hem de doğal güzellikleriyle çokça seçenek sunmaya hazır. Lezzetli yemekler, yemyeşil serin parklar, sanat eserleri ve eğer yüzünü gösterme şansı sunarsa haşmetiyle Ararat manzarası da bonus…


Ermenistan’ın tarihi kiliselerini, yapılarını gezerken ülkeyi bir uçtan bir uca kat etmiş oluyorsunuz. Bir uçta MS 1. yüzyılda yapılan Pagan tapınağı Garni... Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinin ardından ilk Hristiyanların kaçıp sığındığı kayalara oyulan Geghard. Diğer uçta devlet tarafından yapılan ilk Hristiyan mabedi olan Echmiyadzin. Ağrı sınırındaki Khor Virap, Sevan Gölü üzerindeki Sevanavank. Hepsinin ortasında ise kiremit renkli taşları sebebiyle “pembe şehir” olarak adlandırılan Erivan yer alıyor. Bu yolculuk size aynı zamanda yakınlığın sadece coğrafik olmadığını da göstermiş olacak.


Uçsuz bucaksız bir ovada mısır ve domates tarlaları… Onların karşısında üzüm bağları, meyve bahçeleri… Bahçe ve tarlaları bölen yolun kenarındaki sergide; yaz armutu, şemame (bir kavun türü) ve domates satan yaşlı bir köylü. Ufukta tüm heybetiyle Ararat. Yamacında Khor Virap Manastırı’nın silueti. Yıllar önce, sekiz kilometre ileride Ağrı’nın öbür yanında başka bir köylüyü buna benzer bir serginin başında görmüştüm; bu hatırlama ve manzaranın düşündürdüğü Hrant Dink’in “iki yakın halk, iki uzak komşu” tanımlaması oluyor. Aslında Ermenistan’da geçirdiğim bir hafta boyunca hep bu tanımlama dolanıyor dilimde. Tatlar, mekânlar, sözler; her şey bir o kadar yakın bir o kadar da uzak olduğu için. 


Coğrafyamızda zaman, mekân, dil değişiyor, kavramlar, cümleler, metaforlar değişmiyor. Aslında sözcükler de çoğu zaman değişmiyor. Ermeniceyle gündelik hayatta çok ortak kelimemiz var. İki dilde de aynı şekilde söylenen ve anlamı aynı olan onlarca kelimeden söz ediliyor. Bunlardan iki tanesini bizzat deneyimledim. İlki yaprak sarmasında ne eti kullanıldığını sorarken otelin aşçısından aldığım “davar” cevabı… İkincisi ise Khor Virap Manastırı’ndan dönerken yeni biçilmiş yoncaların kokusunu içime çekerken “Yonca kokuyor” dememle şoförümüzün “Sizde de mi yonca?” diye İngilizce sormasıyla. Bakalım siz hangi ortak kelimeler denk gelecek tanıklıklarınıza…


Soğuk Suyu Yeter Erivan’ın


Geniş caddeleri, bulvarları, müzeleri, yeşil parklarıyla ferah bir şehir; Erivan. Ortadaki Hükümet Meydanı’nın etrafına bir gülün yapraklarının dizilişi gibi sıralanmış caddeler. Çoğu binanın arka tarafında geniş avlular yer alıyor. Erivan’ı ziyaret eden gezginlerin çoğu bu avluların ‘şehrin ruhunu, yaşanmışlığını’ temsil ettiğinde birleşiyor. Şehrin en çok sevdiğim tarafı ise adım başı buz gibi içilebilir suları olan çeşmeler oldu. Doğrusu sadece bu çeşmeleri ve soğuk suları için bile ziyaret edilmesi gereken bir şehir. Sudan bahsetmişken; Cumhuriyet Meydanı’ndaki geniş havuzlarda geceleri canlı müzikle birlikte yapılan ışıklandırma ve gösteriler de çok etkileyici. Her akşam binlerce Erivanlı meydanda toplanarak bu gösterileri izliyor.


Geghard, Khor Virap, Eçmiyazdin


İnancın gücünü ve estetiğini tarihten bu yana üzerinde taşıyan yapılar, Ermenistan’ın dört bir yanına dağılmış durumda. Bir uçtan diğer uca gitmek gerekiyor tüm bu yapıları görmek için. Geghard Manastırı sanki haritanın, yolun sonu gibi bir vadinin son noktasına inşa edilmiş. Hz. İsa'nın yakalanıp çarmıha gerilmesinden sonra ilk Hristiyanlar Erivan'a yaklaşık 50 kilometre uzaklıktaki bu dağlık bölgeye kaçmış. Manastırın ilk hali o vakitler kayalar oyularak inşa edilmiş. Geghard, İsa'nın ölüp ölmediğini anlamak için vücuduna batırılan mızrak ucuna verilen Ermenice isim, o mızraklardan birinin ucunun da bu manastırda olduğu sonra Eçmiyadzin'e götürüldüğü söyleniyor. 4. yüzyılda inşa edilen ve UNESCO listesindeki manastırın içi gerçekten çok etkileyici. Tamamen kayalar oyularak yapılmış, bazı bölümler neredeyse hiç aydınlatılmamış, önemli bir özelliği de akustiği. Taş işlemelerdeki motif, kabartma ve desenler ile en arka bölümde halen duran ayazması da görülmeye değer. 


Khor Virap ardından Ararat’ın muhteşem silüeti yükseliyor. Kendisini görmek ise sisli hava sebebiyle mümkün olmuyor. Ama sisler içindeki siluet bile ihtişamını hissettirmeye yetiyor. Derin kuyu anlamına gelen manastırın tarihi, MS 300 yıllarına dayanıyor ve Ermeniler arasında Hristiyanlığı yayan Surp Krikor Lusavoriç’in burada 13 yıl tutsak kaldığı anlatılıyor. Burası aynı zamanda Ermeniler için hac mekanlarından.


Eçmiyazdin girişindeki Ermenistan’a özgü mezar taşlarıyla (haçkar) karşılıyor ziyaretçilerini. Özgün bir Ermeni sanatı olan bu mezar taşları ve süslemeleri kadim bir kültürün bekçileri gibi yükseliyorlar. Eçmiyazdin, Hristiyanlığı devlet dini olarak kabul eden ilk topluluk olan Ermeniler'in devlet tarafından yapılan ilk kilisesi. Şöyle bir anlatısı var. Hz. İsa Surp Krikor'un rüyasına girmiş altın bir çekici yere vurarak oraya bir ibadethane inşa edilmesini istemiş. Bunun üzerine 301'de kilise inşa edilmiş. Eçmiyazdin 'tanrının tek oğlu yere indi' anlamına geliyor. Tüm Ermeniler Katolikosu'nun makamı da burada ayrıca yeni kilise, katedral ve anıtlarla bir kompleks haline getirilmiş. 


Tarihi mekanları gezerken geçtiğiniz köylere, yol kenarındaki dinlenme noktalarına uğramayı ihmal etmeyin. Kültürün ortaklığını tanıklıklarla hissedebileceğiniz molalar olacak çünkü bu ziyaretler.



----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Geniş caddeleri, bulvarları, müzeleri, yeşil parklarıyla ferah bir şehir; Erivan. Ortadaki Hükümet Meydanı’nın etrafına bir gülün yapraklarının dizilişi gibi sıralanmış caddeler. Çoğu binanın arka tarafında geniş avlular yer alıyor. Erivan’ı ziyaret eden gezginlerin çoğu bu avluların ‘şehrin ruhunu, yaşanmışlığını’ temsil ettiğinde birleşiyor. Şehrin en çok sevdiğim tarafı ise adım başı buz gibi içilebilir suları olan çeşmeler oldu. Doğrusu sadece bu çeşmeleri ve soğuk suları için bile ziyaret edilmesi gereken bir şehir. Sudan bahsetmişken; Cumhuriyet Meydanı’ndaki geniş havuzlarda geceleri canlı müzikle birlikte yapılan ışıklandırma ve gösteriler de çok etkileyici. Her akşam binlerce Erivanlı meydanda toplanarak bu gösterileri izliyor.

image28

Antep-Halep-İstanbul-Yerevan: Garo’nun Aşırı Güzel Hikayesi

Alin Ozinian, Siyasi Analist


Bu Antep-Halep-Istanbul-Yerevan hattında Garo’nun Aşırı Güzel Hikayesi, dinlemeye hazır mısınız? Yerevan artık eskisinden daha da güzel bir şehir oldu. 1990’lı yıllarda Diaspora’dan Ermenistan’a yeni bir hayat kurmak, buraya yerleşmek için gelen İranlı Ermeniler sayıca daha az olan Halepli, Beyrutlu, Amerikalı, Kanadalı ve diğer Ermenilere göre çoğunluk oluştururlardı. İranlı Ermenilerin kendilerine has bir “çevreleri” vardı ama biz Batı Ermenileri azdık, cılızdık. 1950’lerde Sovyetlere göçmüş Batı Ermenileri de artık adaptasyon süreçlerini nerdeyse tamamlayıp Ermenistanlı sayıldıklarından, yaz aylarındaki turist sezonu dışında sokaklarda Batı Ermenicesini zor duyardınız.


Artık öyle değil! Her ne kadar canlarını, çocuklarını kurtarmak için çoğu zaman büyük bir sıkıntı ile kendilerini Ermenistan’a attılar ve çeşidi güzel zorluk çektilerse de artık Halepli ve bir kısım da Beyrutlu Ermeni’nin evi Yerevan. 


İlk günlerden itibaren Ermenistan’ı transit kullanıp, batıya gitmeye çalışan ve başarılı olan Suriyeli Ermeniler dışında kalanlar yavaş yavaş kendilerine bir hayat kurabildiler. Bu hiç de kolay olmayan hayat mücadeleleri bana her seferinde, 1915 sonrası yurtsuz, evsiz, ailesiz, parasız tabir yerindeyse yalın ayak kalıp hayata tekrar tutunmak zorunda kalan Ermenilerin hayatını hatırlatıyor. 


İçten içe, 100 yıl sonra tekrarlayan bu kadere, daha doğrusu kadersizliğe tahammül edemiyorum. Çalışan, çırpınan, ama usanmayan Haleplileri görünce kızgınlığın yerini hüzün alıyor! 


Bir halkın yaptığı hep mi yağmalanır? Bir halk hep mi sıfırdan başlar. Hep mi kaybeder insan? 3 nesil neden aynı şehirde, yuvasında yaşayamaz, neden hep terk eder bin bir zorlukla inşa ettiğini ve yine yollara dökülür?Halepliler ile sohbet ederken, bu sitemlerimi usulca ortaya attığımda aldığım cevap hep aynı “Canımızı, çocuklarımızı kurtardık, yeter bize…”


Hadi hemşericilik yapalım! Halepli Ermenistanlıdan farklı, tez canlı bir kere, daha “doğulu”, daha “bize” benziyor. Ermenistanlı garson gibi menüyü elinize verip, “Buyurun seçin” deyip yok olmuyor. Daha ziyade “ne veriyim ablama/abime” tadında bir servis var Halep restoranlarında. Sadece Haleplilerin kendi işlettiği café ya da lahmacuncularda değil, Haleplilerin çalıştığı çok daha lüks ve dünya mutfağından örnekler sunan restoranlarda da fark hissedilir. Bu yüzden yöneticilerin servis sektöründe yeni gözdesi Halepliler.


Halepli ayakkabıcı da farklı. Önce “biraz arkası vuruyor bunun” dediğiniz ayakkabıya sonra size bakıp “Almayın o zaman” demiyor mesela Yerevan’daki diğer mağaza satıcıları gibi. “Kuyrik altına şuna koyalım, yükseltelim, çıkar oğlan yarım saat kalıba koysun” falan diyor, kalbini fethediyor insanın! Avrupa’daki Ermenilerin Türk bakkallarından alışveriş yaptıkları gibi ben de Yerevan’da Haleplilerin ve Beyrutluların müşterisiyim artık. Alışveriş yaparken batı Ermenicesi konuşmak, dolmalık fıstık, topiklik tahin, kavanozda enginar ve hatta bizimkinden daha güzel rakı (arakh) bulabilmek çok hoşuma gidiyor. Ermenistan’ı Ermeni’ye gurbet hissettiriyor bu dükkanlar. Köylünü bulmuş gibi oluyorsun.


Geçen haftalarda Halepli dört gencin yaklaşık 1 yıl önce açmış oldukları kuaföre gittim. Söz sohbet derken, kaçınılmaz nerelisiniz sorusuna geldi sıra. İstanbulluyum dediğimde adına Garo diyeceğimiz genç kuaför Türkçe “O zaman “kırık” fön çekelim, İstanbul’da onu çok seviyorlar” dedi. Şaşırdım haliyle.


Garo’nun hikayesi güzel bir hikaye. Halep’te Antep’li bir dedenin torunu olarak büyüyen Garo kendini bildi bileli Taşnakcakan olmuş. 24 Nisanlarda Halep’te Türk malı satan Ermenilerin dükkanlarını boyamış, batırmış.


Halep’te işler karışınca acilen ülkeden çıkması gerekmiş, en kısa yoldan Türkiye’ye ulaşmış. İstanbul Osmanbey’de bir kuaförde çalışmaya başlamış, “Metronun hemen bitişiğindeydi” dediği güzellik merkezinde çalışırken müşterilerin en aradığı kalfa olmuş. Türk kız arkadaşlar edenmiş, öğlenleri Nişantaşı’nın, geceleri boğazın müdavimi olmuş. 


Bir gece kurtuluştaki evine giderken, “bir takım genç vatansever” tarafından “Yeter artık buraya dolduğunuz! Sizi mi besleyeceğiz pis Araplar!” bağrışları arasında dayak yemeye başlamış. Gençler yorulunca, fırsat bulup “Durum, durun ben Arap değilim, ben Ermeniyim” demesi ile başlayan sessizlik daha sert ve birkaç kemiğinin kırılacağı ikinci bir tur dayak ile tamamlanmış…


“Kuyrik dövdüler ama ben onları da anlıyorum” diyen Garo Suriye’den gelen bir takım insanların “çeteler” kurup, yereldeki “delikanlıların” hem işlerini hem de gururlarını kırdıklarını uzunca ve ayrıntıları ile anlatınca hayatın gördüğümüzden de tuhaf olduğuna bir kez daha ikna oldum.


Garo 6 yaşında Kemal Sunal filmleri sayesinde ilk kez tanıdığı İstanbul’u yakından görünce çok sevmiş. Havasını, suyunu, gündelik yaşamını, simitini, vapurunu sevdim işte diye geçiştirmeye çalışırken aklıma bir soru takıldı. “Garo, Türk arkadaşlarından ayrılmak zor olmadı mı?” diye sorunca hüzünlendi. Aşık olmuş Garo İstanbul’da. “Hafta’da 2 kere geliyordu, uzun kahverengi saçlarına fön çekiyordum, öyle tanıştık” derken bir tuhaf oldu Garo. 


Bildik hikaye, gündelik hayatın dertleri yine bir aşkı çok tanıdık bir biçimde katletmiş. Ermenilik ve Türklüğü aşar gibi olmuşlar da, “Nerede oturacağız, yatak takımını kim alacak, düğün yemekli olacak mutlaka” konuları evreye girince rüyadan hızla uyanmış Garo “Bana annenlere söyle Halep’teki evi satsınlar parayı bize yollasınlar diyor. Aşkım diyorum, sevgilim, füze düştü bizim mahalleye, fotoğrafları gösteriyorum, neyi kime satacaklar. Yok ama anlamıyor kız, kınayı nerde yapacağız diyor, olmadı kısaca” diye anlatıyor Garo iç çekerek.


Garo İstanbul terk ettikten sonra Yerevan’ı çok sevmiş. “Bir yerin senin olması, oraya kendini ait hissetmen, Ermenisin diye yolda dayak yemeyeceğini bilmek güzel” diyor. Büyük hayalleri var, kazancından şimdi de memnun ama hedefleri 4 ortak yaptıkları işi 5 yıl sonra 4 ayrı güzellik salonu haline getirebilmek. Özel hayatından da oldukça memnun. “Kızlar güzel, kaprisli değiller” diyor.


Merkezde kiraladığı küçük ama şirin evinde, kız arkadaşı Maryam ile otururlarken geçen gece, bir an sesizlik olmuş. Maryam “Keşke, her gece beraber uyusak, her sabah beraber uyansak” demiş. Garo “Bak ev bu, beni da zaten biliyosun, tüm bunlar sabit kalabilecekse, ne zaman istersen evlenelim” demiş. İki gün sonra Maryam’ı istemeye gitmiş Garo, annesi ve babası da füze düşen mahallelerinden online kız isteme merasimine katılmışlar, dünürleri ile hoş-beş etmişler. 


Kısacası herkes mutlu, yakında düğün var. Aşk bizi ister istemez dünyanın her köşesinde yakalamazsa, düğünler kurulmazsa, bebekler doğmasa ve ümit olmazsa şu hayatın pek de çekilecek tarafı yok aslında…


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Bir halkın yaptığı hep mi yağmalanır? Bir halk hep mi sıfırdan başlar. Hep mi kaybeder insan? 3 nesil neden aynı şehirde, yuvasında yaşayamaz, neden hep terk eder bin bir zorlukla inşa ettiğini ve yine yollara dökülür?Halepliler ile sohbet ederken, bu sitemlerimi usulca ortaya attığımda aldığım cevap hep aynı “Canımızı, çocuklarımızı kurtardık, yeter bize…”

image29

Yerevan'da Fıstık Ezmesi ve Elma Dilimleri…

Vildan AY, Gazeteci


Sağlıklı atıştırmalıklar dünyasının bu favori kombinasyonu benim için Erivan demek. Bağdaştırması zor, farkındayım. Anlatayım. 


Paris’in ünlü edebiyatçılar ile özdeşleşen ya da Londra’nın trend belirleyen kafeleri ile ilgili sayfalarca edebi metin üretilebilir. Peki ya Ermenistan? Erivan’ın kafeleri bir gezgine bilmediği, görmediği ne önerebilir? Özellikle öne çıkarılacak kadar iyi olabilirler mi? Bu soru işaretleri ile başlayalım. 


Erivan’a ilk gelişimde, bu şehri tekrar ziyaret edip edemeyeceğimden emin değildim. Turistliğin hakkını verip kendimi adanmış bir halde şehrin tarihi ve kültürel yerleri arasında savurdum. Birkaç yıl içinde şehre tekrar gelebileceğimi bilsem biraz soluklanırdım. O zaman kendime sağlamadığım molaların tadını ikinci ziyaretimde uzun uzun çıkardım. Yazının başlığı da öyle bir molanın anısı. 


Erivan uzun yürüyüşler ile aheste aheste keşfedilecek bir şehir. Konfor alanının rahatlığı içinde ana bulvardan biri üstünde aşağı yukarı yürürseniz pek çok güzellik görür, pek çok inceliği ise kaçırırsınız. 


İkinci ziyaretimde ilgimi ayaklarımdan mideme yöneltmiş, mutlu bir mide uğruna oradan oraya yürürken The Green Bean Cafe ile karşılaştım. Şehrin havalısı Cascade’ın yakınlarında, tıpkı Cascade’ın yansıttığı şık ve cool tavra sahipti. O dönemde henüz İstanbul’da yeni yeni açılmaya başlayan kahve ve sağlıklı atıştırmalıklar sunuyordu. Çok lezzetli bir öğle yemeği üstüne menüde tatlı olarak daha önce hiç yan yana geldiğini görmediğim bir ikili yer alıyordu: Fıstık ezmesi ve elma dilimleri. Fıstık ezmesi benim kriptonitim, aşil topuğum, zaafım. Üstelik o ana kadar hiç yüzde yüz fıstıktan oluşan bir ezme yemiş değilim. Elma ile birlikte yenebileceğini ise tahayyül etmemişim. Bu ikili, henüz sağlıklı yaşam akımları ile tanışmamış, raw/vegan/glutensiz/şekersiz (ve kuş kondurulmuş) tatlılar ile bezeli kafeleri görmemiş halimin beynine kazındı. 


Benimle evime, işime, arkadaş ortamlarına taşındı.


 Denemesine vesile olduğum her kişide de aynı etkiyi yarattı. Elmayı dilimleyip fıstık ezmesine batırmak gibi basit bir hareket beni dimağlara havalı bir şef, bir gurme olarak taşıdı. 


Başlarken ortaya bıraktığımız soru işaretlerine dönecek olursak bu şehir, canlı kafe kültürü, yenilikçi mekanları, her zevke hitap eden tatları ile uzun uzun anlatılabilecek şehirlerden… 


Günün her saatinde, her öğüne denk gelen bir yer bulmak mümkün. Parklar içinde yer alan geniş kafelerde kalabalık öğle yemekleri, Cascade manzaralı Fransız kafelerinde keyifli kahvaltılar ya da ara sokaklarda aniden karşınıza çıkarak sevindiren küçük kafelerde yeni nesil havalı kahveler denemek mümkün. İster yalnız, ister grup halinde; ister sessizce çalışmak ister bir sohbetin keyfini çıkarmak için, ezcümle amaç ne olursa olsun bu şehirde onun mekansal bir karşılığı var.


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Başlarken ortaya bıraktığımız soru işaretlerine dönecek olursak bu şehir, canlı kafe kültürü, yenilikçi mekanları, her zevke hitap eden tatları ile uzun uzun anlatılabilecek şehirlerden… 

image30

Şarap; Bu Toprakların En Kadim ve Ayrılmaz Parçası

Levon BAĞIŞ, Yazar, Gurme-Degüstatör 


Nuh Peygamber’e atfedilen bir efsanede, Nuh Peygamber, tufandan sonra hayvanları ile Ağrı Dağı eteklerinde yaşamaya başlar. Karınlarını doyurmak üzere civarda dolaşan hayvanlardan keçinin, bir gün olağanüstü neşeli döndüğünü görür. Bu hal günlerce devam edince Nuh Peygamber keçisinin peşinden giderek, bu durumun yediği bir meyveden kaynaklandığını keşfeder. Kendisi de bu meyveyi çok beğenir ve hayatı pespembe gösteren üzüm suyunun müptelası olur.


Nuh Peygamber’i mutlu gören şeytan, onun neşesini kıskanarak, alevli nefesi ile asmaları kurutur. Nuh Peygamber üzüntüsünden yataklara düşünce, efsane bu ya, şeytan insafa gelip, bu meyveyi yeniden canlandırmak için ne yapılması gerektiğini söyler. Eğer meyvenin kökü açılır ve hayvanlardan yedi tanesinin kanı ile sulanırsa, asma canlanacaktır. Aslan, kaplan, köpek, ayı, horoz, saksağan ve tilkiden oluşan kurbanlar seçilip, üzüm, kanları ile sulanır ve bir yıl sonra bitki tekrar canlanır, yaprak ve meyve vermeye başlar.


İşte bu nedenden dolayı efsaneye göre, şarapla sarhoş olan kimsenin davranışları incelendiğinde bu yedi hayvanın karakterini taşıyan haller görülür. Kâh aslan gibi cesur, kâh kaplan gibi yırtıcı, ayı gibi kuvvetli, köpek kadar kavgacı, horoz gibi gürültücü, tilki gibi kurnaz, saksağan gibi geveze olurlar. Şarapla ilgili buna benzer pek çok efsanenin anlatıldığı yer olan Nuh’un gemisinin karaya oturduğu bölge bilimsel olarak da, bağcılığın ve şarapçılığın da ana vatanıdır.


2012 yılının Ocak ayında Ermenistan’ın Yeghegnadzor şehrinin yakınlarında ki Areni-1 mağarasında antik bir şaraphane kalıntısı bulundu ve 6000 yıllık, bu şaraphane bilinen en eski şaraphane olarak kayıtlara geçti.

Bağcılık kültürünün Anadolu’nun batısındaki yayılışında, Anadolu’dan Girit ve Ege adalarına göç ederek Minos Uygarlığı’nın (MÖ 2200–1400) kurulmasında öncülük eden Hititlerin büyük etkisi olmuştur. Bağ ve zeytin yetiştiriciliğinde ileri oldukları kabul edilen Minos Uygarlığı’nın Girit’te başlattığı bağcılık, daha sonra Mora Yarımadası ve Trakya’ya yayılmıştır.


Pagan dönemi Ermenileri, yeni yılın Ağustos’un ikinci haftası başladığına inanırlarmış. Bu gün ayrıca Büyük Tanrıça Anahit’in günüymüş ve o gün üzüm kutsanırmış. Anahit’e saygı olarak üzümler, pınarlara, çeşmelere bırakılır ve ancak bu ritüeller gerçekleştikten sonra, o sene yeni olgunlaşmış olan üzümlerden yenebilirmiş. Anlayacağınız, üzümlerin okunmadan yenmesi yasakmış.


Şarap ticareti en önemli gelir kaynaklarından olan bir millet için çok anlaşılabilir bir adet… Adetin nereden çıktığını tahmin etmek pek güç değil. Devasa arazilerde göz alabildiğince uzanan bağlardaki üzümler, büyük ihtimalle herkesin iştahını kabartıyordu ve şarap yapılacak olgunluğa gelmeden yenilmemeleri gerekiyordu. Gelip geçenin, canı çekenin, şarap olacak cânım üzümleri dalından kopartmasının, sofrada tüketmesinin önüne geçmenin en kolay yolu olarak yasaklamayı seçmiş üzümün kıymetini bilenler. Yasak dini olunca daha kolay uygulanıyor demek ki…


Olgunlaşmamış üzümden şarap yapmak pek iyi sonuçlar çıkarmaz. Üstelik yapılan şarap ticareti de öyle pek yabana atılacak miktarlarda da değildi; tarihin babası Herodot, şarap ticaretini şöyle anlatıyor:

“Nehir akımı ile Babil’e gelen tekneler tamamen deriden yapılmıştır ve yuvarlaktır. Bunları nehrin [Dicle] yukarı kısmında, Asur’un üzerinde yer alan Armenya’da (Armenia) yaparlar. Önce söğüt ağaçlarından teknenin iskeletini çatar, sonra bunun üzerini sanki bir gemi ambarı oluşturur gibi kaplayacak şekilde derileri gererler. Her teknede bir, daha büyüklerinde daha fazla, eşek bulunur. Babil’e ulaşıp yüklerini boşaltınca gemi iskeletini ve tüm kargıyı satarlar, derileri eşek sırtına yükleyip karadan Armenya’ya geri dönerler. Çünkü nehrin akım hızı nehir yukarı yolculuğa izin vermez. Teknelerini tahta yerine deriden yapmalarının sebebi budur. Eşekleriyle Armenya’ya ulaşır, yeni tekneler yaparlar.” (Herodot, Istoriai, I.194. İş Bankası Yayınları, çev.Müntekim Ökmen)


Aynı ticareti Herodot’tan esinlenen Amin Maalouf daha edebi bir şekilde anlatıyor:

“Dicle, akıntıyla inilen ya da yelkenliyle çıkılan Nil’in tersine, tek yönlü akar. Mezopotamya’da rüzgârlar, tıpkı sular gibi, içerilere doğru değil, dağdan denize eser; o kadar ki, süklüm püklüm geri dönüşlerinde, çorak yollar üzerindeki köylerine onları çekecek olan eşek ve katırları da gidişlerinde taşımak zorunda kalır sandallar.

Uzak kuzeyde doğan, kayaların arasından fışkıran Dicle ile baş etmeyi sadece birkaç Ermeni kayıkçı göze alabilir. Yolcuların karşılaşmadığı, birbirini geçmediği, birbirine selam ve işaret vermediği garip bir yoldur Dicle yolu. Koruyucu meleği olmayan, kıyıdaki hurma ağaçlarından başka eşlik edeni bulunmayan gemicinin çektiği yalnızlık duygusu, bu yüzdendir” (Amin Maalouf, Işık Bahçeleri, Yapı Kredi Yayınları, çev. Esin Talu Çelikkan)

Günümüzde ise şarabın anavatanı olan Ermenistan, nüfusun azlığı ve yurt dışına hemen hiç şarap satmaması nedeniyle, toplamda yaklaşık beş milyon litre şarap üretmekte. Ürettikleri, genellikle, eski usul, Demir Perde ülkelerine özgü yarı tatlı şaraplar. Ama bunlar dışında, Voske Hat, Hınduğnı, Kangun ve Areni gibi yerel üzümlerden ve uluslararası üne sahip çeşitli üzümlerden iyi şaraplar da yavaş yavaş üretilmeye başlamış durumda.


Özellikle iki yeni üretici öne çıkıyor. Birincisi, İtalya’da yaşayan Zorik Ghraibyan tarafından kurulmuş olan ‘Zorah Wines’. Yeğegnadzor bölgesinde, yerel Areni üzümünden ürettiği ‘Karasi’ adlı şaraplar bütün dünyada çok beğeniliyor. Elazığ’ın Öküzgözü şaraplarına benzeyen bu şarap 2012 yılında İzmir’de düzenlenen Wine Blogger Konferansı’na, Ermenistan’la ticaret yapan bir arkadaşımın büyük çabalarıyla, tadıma son anda yetiştirilmiş ve neredeyse ayakta alkışlanmıştı. Şarap tutkunu, çok yetkin bir grupla yaptığımız kör tadımda da beraber tadıldığı şaraplar arasında en çok o beğenilmişti. 


Diğer bir üretici ise, Ermenistan’a yapılan en büyük yatırımlardan olan Armavir şarapları. Armavir bölgesinde, denizden 1100 metre yükseklikte, 400 hektar gibi inanılmaz büyüklükteki bağlarda, pek çok uluslararası ve yerel üzüm cinsi yetiştiriliyor. Arjantinli iş adamı Eduardo Eurnekian’a ait firmanın Karas şarabı epey beğeni topluyor. Şarap dünyasının süperstar yapımcılarından Fransız Michel Rolland tarafından danışmalık verilen firma müthiş bir potansiyele sahip.


Yerevan’da şehir içindeki mütevazı ve çok kullanışlı şaraphanesinde yerel üzümler üzerinde çalışmalar yapan Semina danışmanlık şirketinin ve Yerevan Şarap Akademisi’nin sahibi Vahe Keushgueryan’la yaptığımız tadımda dünya çapında ünlü birkaç büyük şarap üreticisinin yatırım yapmak üzere olduğu bilgisini aldım. Vahe, Vayots Dzor’da bir fidanlık kurmuş; bölgenin üzümlerini orada özenle yetiştirip bu üzümleri kullanmak isteyenlere üzümleri o sağlıyor. Bölgedeki yerel üzümlerin ve şarabın ilk üretildiği toprakların geleceği için çok sevindirici haberler bunlar. 


Geleceğin topraktan geçtiğine inananlardanım; bu toprakların mucize ürünü şarabın daha fazla üretilmesi, bu coğrafyayı paylaşan herkes için ümit uyandıran bir gelişme.


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------




Pagan dönemi Ermenileri, yeni yılın Ağustos’un ikinci haftası başladığına inanırlarmış. Bu gün ayrıca Büyük Tanrıça Anahit’in günüymüş ve o gün üzüm kutsanırmış. Anahit’e saygı olarak üzümler, pınarlara, çeşmelere bırakılır ve ancak bu ritüeller gerçekleştikten sonra, o sene yeni olgunlaşmış olan üzümlerden yenebilirmiş. Anlayacağınız, üzümlerin okunmadan yenmesi yasakmış.

image31

Halepli Ermeniler Ermenistan’ı Baştan Sona Yeniledi

Additional Information

Serdar KORUCU, Araştırmacı- Gazeteci


Ermenistan’a ikinci gidişimdi. Amacım Türkiye’dekilerin ardından Ermenistan’daki Suriyelilerin yaşamlarına, hayat hikayelerine ulaşmaktı. Bu kez Türkiye içindeki projelerimden farklı olarak daha spesifik bir konum vardı: Halepli Ermeniler'i bulmak. 


Öyle ya Ermeni Soykırımı sürecinde, sonrasında “Mayr Kağut” yani “Ana Cemaat” olan bu kesim savaştan en çok etkilenenler arasındaydı. Onların izinde yürürken, Yerevan’ın (benim de daha önce görmediğim) bir yüzü ile karşılaştım. Yaşayan yüzü ile… Hem de cıvıl cıvıl… Bir ülke büyüklüğündeki 18 milyonluk İstanbul’dan bile daha enerjik…


Ne mi oldu? İstanbul’un dışarıdan gelen ışığı yansıtan camlı, oksijene hasret klimalı plazalarında çalışan arkadaşlarım Güney Amerikalı çekirdeklerden öğütülmüş sade filtre kahvelerini içip ayılmaya çalıştıkları saatlerde önlerine Facebook postlarım düştü bazen. Muhteşem kahvaltılarla. Onlar şirketlerinin rutin öğle yemeklerine doğru yola çıkarken benim sayfamda lahmacunlar beliriyor, akşamları evlerine dönüp şanslılarsa kendilerine hazırladıkları bir, iki tabak yemeği yemeğe ya da pizza söylemeye hazırlanırken ben çıtır mantılarla poz veriyordum. 


Gece olunca arkadaşlarım yarın sabah erkenden uyanmak için yataklarına geçerken, Yerevan’ın eğlence hayatı yeni başlıyor, mekanlardan fotoğraflarım geliyordu gözlerinin önüne. Üstelik bu fotoğraflardaki bazı isimler hiç de yabancı değildi. Sigaralarda Ararat, biralarda Kilikya başı çekiyordu mesela. 


Kabul, Ermenistan aslında zor bir ülke. İklimi zor bir kere. Bir Kafkas ülkesi sonuçta. Kışın çok soğuk mesela. Kar bacak boyuna kadar geliyor insanın. Yaşamı durduracak gibi geliyor. Daha doğrusu geliyormuş, çünkü ben hala cesaret edip gelemedim. 


Benim favorim Ermenistan’da “Vosgi Aşun” denilen “Altın Sonbahar”ın Kasım ayının son demleri ama olsun… Yazlarını söylemeye gerek yok. Her ne kadar İstanbul’da Boğaz’ın etkisiyle yükselen nem nefes aldırmaz hale gelse de, Yerevan için en ideal dönem güneşin bu kadar güçlü olduğu aylar değil. 


Ermenistan’da yaşam şartları da zor. Ülke ekonomisi parlak sayılmaz. Yanı başındaki kavgalı komşusu Azerbaycan gibi petrol zengini değil. Bunun sonucunda alım gücü yüksek değil. Ayrıca parayı harcama şekilleri de farklı. Çünkü post Sovyet bir ülke.Kapitalizmin bu topraklara geç girmiş olması nedeniyle Batılı ya da Batı eksenindeki ülkelerden gelenler için burası çok değişik. Nasıl mı? 


Mesela sadece Ermenistanlıların çalıştığı bir kafeye girdiniz. Sipariş vereceksiniz. Önce garsonu bulabilmeniz gerek. Bu zor bir zanaat. Sonra onun sizi pek de umursamayan bakışlarına çarpıp sabrınızı korumalı, isteğinizi söyleyebilmeli ve biraz da sabırlı olabilmeniz gerekli. Çünkü garson ne zaman isterse, ne zaman uygun görürse o siparişi o zaman getirir. Öyle ya müşterisiniz ama haddinizi bilmeniz gerek! İşte bu bir zamanlar ülkeye hakim olan ve turistleri pek de “tavlayamayacak” hizmet sektörü kırıldı sonunda. Çünkü artık Halepli Ermeniler var. Onların eğlence ve hizmet sektörünü deyimi yerindeyse ele geçirmesi ile Yerevan artık çok daha turistik. 

Suriye Savaşı ardından nüfusları Ermenistan’ın başkentinde nüfusları hızla artan Halepli Ermeniler, bu ülkenin önemli bir parçası. Gelmeden önce de bir parçasıydılar elbet, dünyanın her yerindeki Ermeni gibi. Fakat artık ulus devletlerinde etkileri çok daha güçlü. Halepli Ermeniler, Ermenistan’a gelirken yanlarında sadece yaşam enerjilerini getirmediler. Batı Ermenistan’ın kültürünü de taşıyıverdiler. 


Çoğunun, büyük çoğunluğunun dillerinde Türkçe de var mesela. 1915 öncesinde aile büyüklerinin sözcüklerini, o dönemki Osmanlı ağzı ile telaffuz ediyorlar. Üstelik bu kelimelerin bazıları bugünün İstanbul Türkçesi'nde ya unutulmuş ve kullanılmıyor oluyor ya da anlamı daha değişmiş bulunuyor. Tüm buna rağmen anlaşılıyor elbet. Tüm bunlar insanı, İstanbul’un Anadolu yakasında Boğaz’ı seyreden parklardan birinde, Ortaçağ İspanyolcası'nı kullanmayı sürdüren yaşlı bir Yahudi çifte denk gelen İspanyol vatandaşı gibi hissettiriyor. Kendi atalarının onları topraklarından atması nedeniyle yüzlerce kilometre ötede anadilinin zaman içinde donarak yaşamasını gören bir İspanyol gibi… 


Halepli Ermeniler'in yanlarında getirdikleri tek şey Türkçe olmadı elbet. Bir de Batı Ermenistan’da aile büyüklerinin yaptıkları mutfağı taşıdılar Yerevan’a. Bu kapsamda tartışmasız en başarılarından biri Aintab olsa gerek. Zaten bu konuda tartışılmaz bir konsensüs o kadar geniş ki, Ermeni diasporasının ülkeye geldiği yaz aylarında yer bulabilmek için şanslı ama çok şanslı olmak gerek. Aintab’ın yemekleri aslında diasporaya da, Türkiyeli turistlere de yeni değil. Fakat sadece isim olarak. Yoksa pişirme ve servis şekilleri çok çok farklı. Mesela orada yediğim mantı gibisini Türkiye’nin mantı merkezi sayılan, Batı Ermenistan’ın büyük şehirlerinden Kayseri’de dahi tatmamış olmam acı bir gerçek. Buranın en önemli yanı ise hizmette kusursuzluğu. Ve bunu da garsonlarının tamamının Halepli Ermeni olması sağlıyor. 


Sahibi de Halepli Ermeni olan ve ünü dünyanın dört bir yanına yayılan işletmelerden biri Lahmajun Gaidz olsa gerek. Evet, salaş görünümlü. Ve evet, çok ucuz. Bununla birlikte çok lezzetli. Halepli bu aile, lahmacunun Yerevan’daki adını, tadını değiştirdi adeta. Çeşit çeşit yaptıkları lahmacunlar arasında en büyük sorununuz hangisini seçeceğiniz olacak. Kalabalık gittiyseniz şanslısınız. Farklı siparişler verip bölüşebilir böylece menünün önemli bir bölümünün tadına tek seferde bakabilirsiniz. 


Bir başka ziyaret edilmezse eksik kalınacak mekan ise Zeituna. Adı gibi zeytin yeşili bir konseptte. Kendinizi Kafkaslar’dan çok, Akdeniz kültürünün ortasında hissediyorsunuz. Mutfağı, mekanın ortaklarından Shaghig Rastkelenian’ın annesine emanet. Ev yapımı yemeklerin arasında neler yok ki? Türkiye’den bildiklerimiz, öğrendiklerimiz ya da bilip de farklı sunum ve pişirme şekline burada şahit olduklarımız... Mekanın sade ve şık dekorasyonu da cabası… Tabii nargileler eşliğinde… 


Kısacası mutfağıyla, eğlence sektöründeki yeriyle, Halepli Ermeniler Ermenistan’ı baştan sona yeniledi. Ülkede bir devrim yaptılar adeta. Zaten bugünlerde Yerevan demek çoğu kişi için şiddetsiz devrim demek.. 


Yenilenebilme, küllerinden yeniden doğabilmek… Fakat bunu zaten dünya tarihinde büyük bir maharetle becerebilmiş sayılı halk, yok olmaya ramak kalmışken birden ayakları üstünde durarak kurulabilmiş sayılı devlet varsa, bunlardan biri zaten Ermenistan’ın ta kendisi değil mi?


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------



Halepli Ermeniler'in yanlarında getirdikleri tek şey Türkçe olmadı elbet. Bir de Batı Ermenistan’da aile büyüklerinin yaptıkları mutfağı taşıdılar Yerevan’a.

image32

Haş: Hem Tanıdık, Hem Yabancı

Burak ONARAN, Akademisyen


Turist ziyaret ettiği ecnebi memleketleri kendi kültürüyle kıyaslamasıyla maruftur. Gördüklerini, duyduklarını, okuduklarını ve tattıklarını iki temel başlık altında tasnif eder: “Tıpkı bizdeki gibi” olanlar ve “aaa ne kadar farklı (acayip)” olanlar. Bu kategorilerin içinin nasıl doldurulacağına dair zihinsel antrenmanlar seyahat öncesi hazırlıkların bir parçasıdır. Zihinde hazır bulunan kültürel klişelerle, meşhur imajlarla bezeli zemin seyahat yaklaştıkça edinilen yeni bilgilerle genellikle tahkim, nadiren de revize edilir. İstisnalar hariç turizmcilerin esas amacı uslu turistlerin göreceklerini, yiyeceklerini beklentilerine göre düzenlemek ve sunmak; böylece kanaatlerini sarsmadan seyahatlerini huzur içinde tamamlamalarına yardımcı olmaktır. Bu yüzden hemen her memlekette “turistik” bölge denilen yerler biraz kostümlü balo mahalli, küçük fantezi dünyalarıdır. Fesli garsonları, “geleneksel” nargile kafeleri, kebaptan ibaret mönüleriyle Sultan Ahmed Meydanı civarındaki işletmeler gibi turistik dekorları kısa sürede deşifre etmek pek çok turist için kolay değildir. Hatta denilebilir ki, turist bizzat bu “otantik” dekorları ve lezzetleri arar.


Ermenistan Türkiye’den gelen ziyaretçileri pek çok açıdan en hazırlıksız yakalayan, uslu turistler olarak geri dönmelerinin epey zor olduğu bir yer. Bir defa politik nedenlerle Türkiye’den hemen hiç görülmeyen bir ülke burası. Dahası Doğu ve Batı Ermenistan kültürlerinin arasındaki farkı ihmal edilebilir sanmaya meyilliyiz. Mutfak bu açıdan epey öğretici bir alan. Haş çorbası ise Ermenistan kültürüne dair Türkiyeli konuk üzerinde münhasıran ayıltıcı bir etkisi olan, şahane bir örnek. Sakın ola buraya kadar paça yemeğe geldik demeyiniz. Bir yandan harika bir paça çorbası içme, diğer yandan Türkiye’ye ve Anadolu Ermeni kültürüne hem çok uzak hem de fazla yakın olduğunuzu damağınızla idrak etme şansını kaçırmamanızı tavsiye ederim. 


Haş hem çok tanıdık, hem oldukça yabancı bir yemek… Nihayetinde söz konusu olan paça çorbası; fakat bildiğimiz paça çorbalardan miktar, tat, kıvam ve yeme usulü açısından epey farklı. Birinci tayin edici fark çorbanın ana malzemesinden geliyor. Çorba kuzu/koyun değil, dana/inek paçasından yapılıyor. Bu nedenle aşina olduğumuz paçaya göre çok daha büyük parçalar, daha fazla kıkırdak doku ve dolayısıyla kolajen içeriyor. Tüm bunlar çorbanın daha kıvamlı ve yağlı olmasını sağlıyor. Türkiye’de de adet olduğu üzere çorbanın son hazırlıklarını masada siz yapıyorsunuz. Tuz, sarımsak, sirke ve limon yağa mukavemet edecek dengeyi ve ağzınıza yaraşır tadı yakalamanız için elinizin altında bulunuyor. Ancak haşın masadaki hazırlığı çeşnilendirilmeyle bitmiyor. Türkiye’deki paça çorba ritüelinde bulunmayan mühim bir aşama daha var. Çorba masanıza bol miktarda peksimetleştirilerek pişirilmiş rulo lavaş ekmeklerle beraber getiriliyor. Haşı Ermenistan’daki yaygın adaba münasip bir biçimde içmek isterseniz bu peksimet lavaşları çorba elle yenilebilecek yoğunluğa ulaşana kadar içine ufalamanız gerek. Peltemsi bir kıvamdan hazzetmezseniz buna mecbur değilsiniz tabii. Ama yine de o uzun ruloların çıtırtısını dinlemenin zevkine varmak için en azından bir yarım lavaş olsun ufalayabilirsiniz çorbanıza. 


Haş sürekli sıcak kalmasını sağlayacak bir düzenek üzerinde servis ediliyor. Türkiye’deki paça çorbadan hem daha yağlı hem de büyük porsiyonlar halinde sunulan çorbayı bitirmek zaman alıyor haliyle. Bu düzenek çorbanın sıcaklığını ve lezzetini bozmamak için elzem velhasıl. Sirke, sarımsak ve ısıyı koruyacak düzeneğin yanı sıra, yağa zevkle mukavemet edebilmek için garsondan bir de votka isteyebilirsiniz. Siz unutursanız garsonunuz tavsiye edecektir muhtemelen… Votka çorbanın yağına karşı radikal bir tedbir sayılabilir. Zira kendisi küçük bir yudumda dahi damağınızdan yağ ile beraber, sarımsağı, sirkeyi ve çorbanın bütün rayihasını silmeye muktedir. Ancak bu söylediğimi yemek ile içki arasında bir uyumsuzluk emaresi olarak görmeyin. Tazelenmiş damağınızı haş ile yeni baştan şenlendirebilmenin, hatta eliniz votkaya daha sık uzandıkça giderek hassasiyetini kaybetmiş dilinizdeki tat reseptörlerini haş ile diriltmenin mümkün olduğunu göreceksiniz.


Votkanın masadaki asli yerine bakıp haşın hangi öğünde yendiğine dair bir tahminde bulunmaya çalışmayın. Geniş eski Sovyet coğrafyasındaki hemen her mutfakta olduğu gibi votka Ermenistan’da da pek çok yemeğin refiki olarak ve vakit gözetmeksizin karşınıza çıkıyor. Haşı her öğünde sipariş edebilirsiniz, ancak yine de Ermenistan’daki âdete göre bu paça çorbası daha çok kahvaltıya, özellikle hafta sonu büyük aile kahvaltılarına mahsus. Evet, yine votka eşliğinde… Son ve küçük bir tavsiye: ziyaretiniz kısa sürecekse ve masada yemekleri paylaşabileceğiniz arkadaşlarınız varsa kişi başı bir porsiyon haş sipariş etmeyin. Zira önünüze gelecek olan büyük haş kâsesi sizi mutfağın başka nefasetlerini tanımaktan alı koyabilecek kadar lezzetli ve doyurucu olacak.


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------




Haş sürekli sıcak kalmasını sağlayacak bir düzenek üzerinde servis ediliyor. Türkiye’deki paça çorbadan hem daha yağlı hem de büyük porsiyonlar halinde sunulan çorbayı bitirmek zaman alıyor haliyle. Bu düzenek çorbanın sıcaklığını ve lezzetini bozmamak için elzem velhasıl. Sirke, sarımsak ve ısıyı koruyacak düzeneğin yanı sıra, yağa zevkle mukavemet edebilmek için garsondan bir de votka isteyebilirsiniz.

image33

Vernisaj’da Bir ‘Hatalar Müzesi’

Alin Ozinian, Siyasi Analist


Vernisaj, diğer bir deyişle resim ve el sanatları pazarı Yerevan’ın en soluk aldıran yerlerindendir. 


En yorgun hissettiğiniz, umutsuzluğa kapıldığınız anda bile pazarının içindeki küçük yürüyüş sizi kendinize getirir. “Küçük” Ermenistan’ın kaldırıma tünemiş sigara tüttüren ya da şah-mat (satranç) oynayan “Büyük” sanatçılarının eserlerini görür, üstüne üstlük iki kelam edersiniz. El işi yapan kadınlar ile hayatının zorluklarından bahseder, tezgah açmaya utanan sanatçıların mallarını sergileyen satıcılara içten içe kızar “Acaba tüm satışı hiç el sürmeden sahibine veriyor mu?” diye kuşkulanırsınız. 


Gördükleri genç Avrupalı turistler ile hala dış dünyanın dili sandıkları Rusça ile konuşmaya çalışan yaşlı ustalara önce güler sonra üzülürsünüz ama en önemlisi pazarın sonuna geldiğinizde hem tatmin hem hayranlık duyarsınız. 


Bir gün Vernisaj’ın tam arkasına düşen küçük vitrinli bir mağaza takıldı gözüme. Üzerinde Ermenice harfler ile “Mahpushane Sanatı” yazısını okuduğumda gözlerime pek itimat etmedim, Vernisaj yürüyüşü bile artık gündemin sıkıntısından kurtaramıyor insanı diye düşündüm. Daha dikkatli bakıp, Latin harfleri ile “Prison Art” yazısını görünce, büyük bir merakla mağazaya doğru yürümeye başladım.


Üç dört metrekarelik bu mağazanın Yerevan’da alışık olduğumuz el işi hediyelik eşya mağazalarından ilk görüşte hiçbir farkı yok gibi güründü. Buranın aslında tam bir “Hatalar Müzesi” olduğunu henüz anlamadığım için böyle düşünüyordum. 


Yirmili yaşlardaki tezgahtar kadın “Hediye için mi bakıyorsunuz?” dediğinde, “Cezaevindeki insanlar mı yapıyor bunları?” diye soruyorum çekinerek. Evet cevabını aldıktan sonra ilgimden memnun anlatmaya başladı: “Bu dükkan 2005 yılından beri çalışıyor. Evet, şaşırmayın, sizin gibi bilmeyen çok kişi var. Her giren şaşırıyor, ne güzel diyor ama bir şey almaya çekiniyorlar. Neden mi? Çok basit; bir mahkumun elinin değdiği, onun yaptığı herhangi bir şeyi ne eve götürmek ne de hediye etmeyi içlerine sindiremiyorlar.”


“Ne acı” diyorum yüksek sesle. “Siz gazeteci misiniz?” diye soruyor. Neden sordun, dediğimde aldığım cevap sevimsiz. “Kadınlar içeriye ayak basmıyorlar genelde, turistler bile, hiç hoşlanmıyorlar bu dükkandan...” diyor.

“Mahkumlara Destek” sivil toplum kuruluşunun bir projesi olan dükkan, anlaşılacağı gibi cezaevinde bulunan kişilerin el sanatlarını geliştirmenin yanında onlara “dış dünya” ile bir iletişim yolu açabilmek için tasarlanmış. Dükkanda 500-15.000 Dram ($1 -30) arasında fiyatları değişen minik kilimler, süs eşyaları, tespihler ve mücevher kutuları ve daha birçok hediyelik eşya var.


Birlikte bu makalede adının Azaduhi (Özgür) olmasına karar verdiğimiz genç kadın beni oturtup bir kahve içmenin derdinde. Tabir yerindeyse “dolmuş”, konuşmak istiyor. Ama ben tek tek tüm eşyalara bakmayı sürdürüyorum. Tam “Tanıyor musun yapanları?” diyecekken, otuzlu yaşların sonunda bir adam giriyor içeri, elinde bir koli, yeni “malları” getiriyor anlaşılan. 


Göz-kaş ile Azaduhi’ye “Kim bu?” diyor, zararsız yanıtını almış olacak ki selamlıyor beni, hediyelikleri beğenip beğenmediğimi soruyor. Bir iki cümleden sonra adının yine bu makalede Hrant olmasına karar verdiğimiz adamın cezaevi ve mağaza arasındaki köprü olduğu ortaya çıkıyor. Tüm sanatçı mahkumları tanıyor Hrant. “Tek tek söylerim hangisinin kimin eseri olduğunu” diyor.


Tüm kilimlerin, Ermenistan’ın tek kadın ve çocuk cezaevi olan ve Abovyan şehrinde bulunan Abovyan Cezaevindeki kadınlar tarafından yapıldığını söylüyor. Karabağ desenli olanı tutuğumda “Nune yaptı onu!” diyor. “İsimlerini söyleme hikayelerini anlat” dediğimde bilinmedik bir alemin kapısına yaklaşıyoruz. Bu yazıya sığdıramayacağım kadar hikaye anlatıyor Hrant. Her biri bilindik, her biri can sıkıcı, kötü ve vahşi. Ve her biri insana ait.


Önemli istatistikler söylüyor Hrant; Ermenistan’da 15 Cezaevi ve yaklaşık 5000 mahkûm bulunduğunu, kadın mahkumların %5 oranında olduğunu, mahkumların %70inin 3-10 yıl arasında ceza aldıklarını anlatıyor. 


Tespihleri yapanlar genelde 10 yıldan fazla cezası olanlar. Haç motifleri kullananlar tövbe edenler. Gül ve farklı çiçekleri kullananları cezaevine bir gönül ilişkisi düşürmüş genelde. 


Mücevher kutularını hırsızlık suçundan yargılanıp ceza alanlar yaparlarken, Nar motifi “Ermenistan aşıkları” tarafından tercih ediliyor. Tüm bunları Hrant ile konuşarak ve çoğu zaman onun yardımı ile keşfediyorum. “Hepsini anladım da, bu keman motifi neyin nesi?” diye soruyorum. 


“Onlar Maestro'nun eserleri” diyor bu küçük dünyadaki mihmandarım. Türkiye’deki gazetelerin ikinci sayfalarından alışık olduğumuz bir hikaye, anlatacağı. Aşık kız ve oğlan ve onları ayırmaya çalışıp başarılı olan bir kız annesi. Askerden döndüğünde sevgilisinin artık bir kocası olduğunu duyan 21 yaşındaki “Maestro”, kayınvalidesi saydığı kadına uyguladığı şiddet sonucu onu öldürmüş. Trajedinin sonu karşımda duran keman ve piyano şeklindeki ahşap heykelcikler. “Bir görsen, karıncayı incitmez Maestro, kapıyı bile sert kapatmaz, hakim olamamış işte bir anlık sinirle hata yapmış...” diyor.


Hata. Bu dükkandaki her şey bir anlık ya da uzun planlanan hataların eseri aslında ve o yönüyle bakıldığında gerçekten hüzünlü. Dükkanda kilimler dışında her şey farklı ağaçlardan yapılmış ve nedense dükkana ilk girdiğim andan beri Nazım Hikmet’in “Ne güzel şey hatırlamak seni. Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine: bir çekmece, bir yüzük...” dizelerini hatırlatıyor.


Hrant devam ediyor, “Satış fiyatını bile kendileri belirliyorlar, %20si dükkana kalıyor, satılınca onların hesabına yatırıyoruz”. 


Azaduhi yaklaşık bir saattir kimsenin adım atmadığı dükkana giren yaşlı adama doğru ilerliyor. Doğru zaman diye düşünüyorum. “Sen cezaevinde kaldın mı?” sorusunu en sonunda sorabiliyorum. “14 yıl” diyor Hrant ve devam etmiyor. Devamını soramıyorum. 


Azaduhi yaşlı adama bir tespih paketliyor. Döndüğünde “Sevan Cezaevi’nde yapılanı istedi, 8 sene orda kalmış” diyor. Müşterilerin de eski tutuklular olabileceğini düşünüyorum. Teşekkür edip kapıya doğru yürüyorum, tam çıkacakken, Hrant “Kahve içmedin, bir kahve iç sen!” diyor. Bu, bana hikayesini anlatmak istediğinin bir işareti, öyle hissediyorum. Azaduhi kahve pişirmeye gidiyor, beklenmedik bir şekilde başlıyor anlatmaya Hrant:

“19 yaşındaydım, zengin olmak istiyordum. Zenginlerin evlerine girip soyuyorduk. Oyun gibi. Keşif yapıyorduk öğlenleri, hangi odadan ne çalsak diye, haritalarımız, krokilerimiz falan vardı. O zaman kahraman gibi hissediyordum kendimi. Eve gidip çaldıklarımı koltuğa diziyor, keyifleniyordum. 4 kişilik bir gruptuk. Bir gün birimiz yakalandı ve hepimizi ele verdi. Meğer içimizden biri katilmiş aynı zamanda, Polis sorgusu sırasında öğrendik biz de. Büyük ihtimal soygun bize nasıl oyun geliyorduysa, can almak da oyun geliyordu o arkadaşa. Yargılanıp 14 yıl cezaevinde kalınca, ne yaptığımızı anladım. Ne kadar suçlu, ne kadar korkunç olduğumuzu. Artik suçumu çektim, hayata borcum yok, adalete de ... Ama insanlar karşısında hala suçlu hissediyorum kendimi, geçmiyor. Sicilim kirlendi, iş bulamıyorum. Kızmıyorum beni işe almayanlara; sen yamacında bir hırsız ister misin? Nasıl anlatabilirim artık pişman olduğumu, hadi anlattım diyelim, kim inanır? 14 yıl başka bir gezegende yaşamışım, buraya ancak alışabildim zaten. Başta her şey daha zordu, yolda bana bakanlar beni tanıyor, ne yaptığımı biliyor, benden nefret ediyor diye düşünüyordum. Ama kararlıyım yeni bir hayat kuracağım, evleneceğim, kim bana kız verir bilmem, ama kimle evlenirsem evleneyim ona da, çocuklarıma da iyi bakacağım. Çocuklarıma suçun nasıl bir şey olduğunu anlatacağım. Düşündüklerinden daha korkunç bir şey olduğunu kafalarına sokacağım. 


Sen de lütfen yazma adımı, Hrant de bana, öyle yaz ki okuyanlar sevsin beni, onu sevdikleri gibi, onun da toprağı bol olsun, hafif olsun...” 


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------



Hata. Bu dükkandaki her şey bir anlık ya da uzun planlanan hataların eseri aslında ve o yönüyle bakıldığında gerçekten hüzünlü. Dükkanda kilimler dışında her şey farklı ağaçlardan yapılmış ve nedense dükkana ilk girdiğim andan beri Nazım Hikmet’in “Ne güzel şey hatırlamak seni. Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine: bir çekmece, bir yüzük...” dizelerini hatırlatıyor.

image34

Bir Sinefilin Gözünden Yerevan

Melis BEHLİL, Akademisyen, Sinema Eleştirmeni


İstanbul’dan Erivan’a ilk seyahat, bilinmezliklerle dolu. 


Komşu ama sınır yok, uçak var ama kayıtlarda bulunmuyor (en azından ben ilk gittiğimde öyleydi), vize var ama sınırda alınabiliyor, yabancı alfabeyle yolları bulabilir miyiz, acaba Türkiye’den geldiğimizi söylesek mi yoksa hiç çaktırmasak mı, sorular, sorular... 


Ancak şehre varır varmaz sorulardan eser kalmıyor; sesler, yüzler, kokular, tatlar hep yeni ama hep tanıdık. Ziyaretçisini geri çağıran şehirlerden Erivan. Yemesi içmesi bir yana kalsın, ben bir sinefilin gözünden anlatayım şehri. 


Bunun için belki önce zamanlamayla başlamak lazım: sinemaseverler için ziyaretini 2004 yılından beri her Temmuz düzenlenen Altın Kayısı Erivan Uluslararası Film Festivali’ne denk getirmek demek, bir haftalık bir süre boyunca şehirde yeni-eski onlarca film izlemek, ve sokaklarda gezerken festivalin konukları ile karşılaşıvermek demek (şansa göre, bu sene Asghar Farhadi mesela, ya da daha önceki yıllardan Ildiko Enyedi, Wim Wenders, ve tabii ki festivalin on sene başkanlığını yapan Atom Egoyan ile eşi, oyuncu ve aktivist Arsinée Khanjian). Festivalin kalbi şehrin merkezinde, Charles Aznavour Meydanı’ndaki görkemli Moskova Sineması’nda atıyor. 1936 yılında inşa edilen sinema, dört salonuyla festivale ev sahipliği yapıyor ve sadece binası bile bir ziyareti hak ediyor. 


Ermeni sineması deyince ilk akla gelen isimler diyasporadan olsa da (mesela Egoyan, Robert Guediguian, veya Serge Avedikian), ülkenin sinema tarihinde en önemli yer, kuşkusuz Sovyetler Birliği’nin de en değerli yönetmenlerinden Sergey Parajanov’a ait. Ermeni bir anne-babanın oğlu olarak 1924’te Tiflis’te dünyaya gelen Parajanov, gerek dönemin talep edilen sosyalist gerçekçi tarzına ters düşen yapıtları, gerek Gürcü, Ukrayna ve Ermeni kültüründen ulusal ögeleri sinemasına taşıması, gerekse eşcinselliği nedeniyle hayatı boyunca Sovyetler idaresiyle çatışmış, dönem dönem hapis atmak zorunda kalmış. 


Yönetmenin başyapıtı olarak kabul edilen Narın Rengi (1968), 18. yüzyılda yaşamış Ermeni şair ve ozan Sayat Nova’nın öyküsünü şiirsel ve sembolik bir dille beyazperdeye aktarıyor. Parajanov’un 1990’da ölmeden önce son yerleştiği şehir olan Erivan, sanatçının eserlerinin sergilendiği bir müzeye de ev sahipliği yapıyor. Parajanov son derece yaratıcı, özgün ve farklı filmleriyle tanınıyor, ancak sinema dışında da üretimleri var. 


Müzede, pek çok değişik malzemeyle üretmiş olduğu kolajlar, desenler, küçük heykeller dahil toplam 600 eseri sergileniyor Parajanov’un. Bunların arasında hapisteyken kağıt-kalem yokluğunda alüminyum şişe kapaklarından yaptığı madalyonlar da var. 


Günümüzde bu madalyonların gümüş replikaları, Erivan Film Festivali’nde Yaşam Boyu Başarı ödülü olarak veriliyor. 


Parajanov Müzesi, bir sinefil veya sanatsever için Erivan’da ziyaret edilecek en önemli yer olmanın ötesinde, kendi başına bu şehre seyahat için bir neden. 


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Yemesi içmesi bir yana kalsın, ben bir sinefilin gözünden anlatayım şehri. 

image35

Bir Gününüzü Paracanov Müzesinde Geçirin

Cengiz AKTAR, Akademisyen


İllâki… Bu sıra dışı, dâhi ve tabu kırıcı sanatçının evine gidin, kendisi için yaptırılan ama ömrü vefa etmediği için bir gece dahî geçiremediği müze-evi görün. Tepeli Erivan’ın tepelerinden birinde nispeten münzevi mekân, bizim memlekette çok az bilinen ama dünyaya mâl olmuş Paracanyan nam-ı diğer Paracanov’u (1924-1990) keşfetmenize önayak olabilir. 


Müze-ev resmen 1991’de açıldı. Dzoragiugh Etnografi Merkezi ve Paracanov’un evi olmak üzere iki binadan oluşur. Daha önce Museum of Armenian Folk Art’ta sergilenmiş 600 civarı sanat eserinin üzerine Paracanov’un Tiflis’teki evindeki eşyalar, daha çok hapishanede yazdığı hiç yayımlanmamış senaryolar, librettolar, Lilia Brik, Andrei Tarkovsky, Yuri Nikulin ve döneminin önde gelen kültür insanlarıyla yazışmalar, doküman ve fotoğraflar, filmler, kolajlar, çizimler, bebekler, şapkalar ve enstalasyonlar olmak üzere yaklaşık 1.400 işi barındırır. Ziyaret edilen bölümler haricinde depolarda sayısız eser mevcuttur. 


Üstad hakkında biraz bilgi vereyim. Sovyet Dönemi Gürcistanının Tiflis şehrinde mukim Ermeni bir ailenin çocuğudur. Stalin döneminde 1943-1945 Tiflis Konservatuarı’nda eğitim alır. Eğitimine 1945’te Moskova’ya giderek dünyanın en saygın sinema okullarından VGIK’de devam eder. Igor Savchenko ve Alexander Dovzhenko’nun öğrencisi olur. VGIK’den günümüze ulaşan ilk filmi Andriesh 1952’deki mezuniyet tezidir.

Üstad sadece yönetmen değil her sanata el atmış çok yönlü bir sanatçıdır. Müzede göreceğiniz mozaik, suluboya, yağlıboya, mürekkeple çizim, kolaj, asamblaj ve minyatür bebek heykelleri sizi şaşırtmasın. 


Sanatçının üretimini yaşadığı talihsiz dönemden ayırmak mümkün değildir. Stalin ve sonrası Sovyetler, tektip sanatın hâkim olduğu, en ufak farklılığın ortodoks çizgiden sapma olarak değerlendirildiği ve sanatçıların cezalandırıldığı bir dünyaydı. Ama diğer taraftan milliyetçiliğin de pek para etmediği bir dünyaydı. Nitekim Paracanov tipik bir ulus-ötesi kişiliktir. Kendi ifadesiyle: “Herkes benim üç anavatanım olduğunu biliyor. Gürcistan'da doğdum, Ukrayna'da çalıştım ve Ermenistan'da öleceğim”.


Paracanov 1974-1977 arasını korkunç şartlarda hapiste geçirir. Hapishane ortamında eline geçen ne varsa mendil, şişe kapağı, kuru çiçek eserler üretir. Ne var ki bu dönem aynı zamanda sağlığının kalıcı bir şekilde bozulmasına önayak oldu denir. 


Paracanov Batılı sanatçı ve aydınların Brejnev nezdindeki girişimleri sonucunda serbest kalır. 1978-1989 yılları arasında üç boyutlu kolajlara ağırlık verir. Kullandığı farklı materyal üç boyutlu kolajlarının temel özelliğidir: Kırılmış Çin porselenleri, kapı, düğmeler, sanat eserinin reprodüksiyon kopyası, halı parçaları, kâğıt, kumaş, ceviz kabukları, boncuklar, sahte inciler, saat parçaları, figürler, kartpostallar, dantel, broş, sigara kutusu, ayna, şişe parçaları, kuru bitkiler…


Üstad bebek heykelleriyle sürekli çocukluğuna gönderme yapar. Bebeklerin biçimini değiştirerek ya da onları birlikte kullanarak masalımsı bir ortam yaratır.


Bebek-heykellerinden biri de “Lilia Brik”tir. Lilia Brik, Paracanov’un cezaevinden çıkmasını sağlayan kişilerden biridir. Paracanov, cezaevinde olduğu için bu bebek sadece çuval bezi ile yapılmıştır.


Ama kolajları esasen sinematografisinin yansımasıdır. Öyle ki Paracanov, kolajın sıkıştırılmış bir film olduğunu söyler. Kolajların tipik özelliği, farklı kültürlerin işlenmesi ve dönemin gerçeklerini ortalığa saçan bir sembolizm içermeleridir. 


Misâlen şu alttaki “Bir İstilânın Çocukluğu” adını taşıyan iş meşhur adaşım 1983 tarihli Cengiz Han bebeğidir. Kullanılan materyal kontrplak kutu, papier-mâché bebek, plastik, yılbaşı ağacı süsleri, düğmeler, boncuklar, deniz kabuğu, kuru nar, kürk, düştü, kâğıt oyuncak şemsiye, tüyler, tül, ahşap, çoraptır.


Gelelim filmlerine. Hepsi birer başyapıttır. 


1964 tarihli Unutulmuş Ataların Gölgeleri Sovyet tektip sanat anlayışı olan toplumsal gerçekçiliği terk edip tamamen kendi yaratıcı perspektifiyle yaptığı ilk filmdir. Tuhaf bir şekilde film Sovyet otoriteleri tarafından beğenilmiştir.


Bir sonraki filmi olan Sayad Nova asıl ses getiren ve onu kara listeye geçiren yapıtıdır. Sayad Nova 18. asırda Tiflis'te doğmuş, Gürcü topraklarında yaşamış, şiirlerini Ermenice, Gürcüce, Farsça ve Azeri Türkçesiyle söylemiş bir Ermeni “aşug” ozandır. Gürcü sarayında görev aldığında kralın kız kardeşi Anna'ya âşık olmuştur, ancak aşkına karşılık bulsa bile Anna’yla evlenme ihtimali sıfırdır. Sayat Nova bundan sonra geniş Kafkas ve Fars coğrafyası üzerinde gezmeye ve şiirlerini söylemeye başlamış, sonunda manastıra çekilmeyi yeğlemiştir. Paracanov’un Sovyet otoriteleri tarafından saldırıya uğrayan filmidir.


Filmin sansürlenmesi üzerine üstad filmi gözden geçirip yeni bir versiyonunu Narın Rengi olarak adlandırarak tekrar çıkartır. Narın Rengi onun en tanınan eseridir. Çoğu film eleştirmenlerine göre dünya sineması için devrimci nitelikte bir eserdir. Aşuğun hayatı, şiirleri Paracanov’un kendi yorumuyla anlatılmıştır. Aşuğu canlandıran aktris kadın-erkek fark etmeksizin altı farklı rolü oynar. Filmin bir özelliği de Paracanov’un sadece sosyal realizmi, başını belaya sokacak kadar terk etmesi değil aynı zamanda içerdiği sembolizmdir.


Suram Kalesi Destanı bir Gürcü halk hikâyesidir. Ülkesini ve Hristiyanlık inancını korumak adına kendini feda eden bir gencin hikâyesini anlatır. 


“Alegoriler, metaforlar, şiirsellik çocuk bakışını perdeye yansıtmak için önemlidir” diyen Paracanov bu filmde de geleneksel anlatım kalıplarını çiğneyerek resim ile müzikten faydalanarak şiirsel bir anlatıma ulaşmıştır.

Âşık Kerib Lermontov’un bir Türk halk hikâyesini yorumudur. Kerib sevdiğiyle evlenmek ister ancak fakir olduğu için kızın babası onu reddeder. Zengin olabilmek için yollara düşer ve 1001 günde zengin bir adam olarak geri döner. Sonunda sevdiği kızla evlenir.


Bu filmin özelliği de Azeri müzik, dans, kıyafet, gelenek ve göreneklerini gözler önüne başarıyla sermesidir.

Üstadın filmleri Türkiye’de çeşitli senelerde film festivallerinde gösterilmiştir. Âşık Kerib 1989’da 8. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanmıştır. Paracanov da festivale katılmak üzere Türkiye’ye ilk ve son kez gelmiştir. Bu vesileyle Ara Güler üstadın resimlerini çekmiş kendisi de resminden aşağıdaki 1989 tarihli “İstanbul’da Otoportre” adlı işi çıkarmıştır.


Dünyada Paracanov sanatına gösterilen ilginin aksine üstadın Türkiye’de 2018 yılı sonuna kadar sergisi olamamıştır. Pera Müzesi sanatçı Sarkis’in çabaları ile ve Erivan Paracanov Müzesi müdürü Zaven Sargsyan’ın küratörlüğünde 13 Aralık’ta Paracanov’un eserlerini ağırladı. Siz yine de Erivan’da bu zengin müzenin tadını çıkartın ve ziyaretin sonunda “ev sahibi” Zaven beyle salonun orta yerinde bir çay içmeyi ve üstadın filmlerinden almayı ihmal etmeyin.


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------



Üstad bebek heykelleriyle sürekli çocukluğuna gönderme yapar. Bebeklerin biçimini değiştirerek ya da onları birlikte kullanarak masalımsı bir ortam yaratır. Bebek-heykellerinden biri de “Lilia Brik”tir. Lilia Brik, Paracanov’un cezaevinden çıkmasını sağlayan kişilerden biridir. Paracanov, cezaevinde olduğu için bu bebek sadece çuval bezi ile yapılmıştır.

image36

Kafkasların En Büyük Mescidi Gök Mescit

Cem Balkan, Fotoğrafçı- Gazeteci 


Erivan'da kaç kez bulundum, hatırlamıyorum bile. Fakat kendimi hiç yabancı hissetmedim. Sürekli kendini yenilemesi ise beni hep mutlu etti. 


Kentin hangi köşesinde olursanız olun başınızı kaldırdığınızda görme şansına sahip olduğunuz Ağrı ve Küçük Ağrı Dağı, ya da Ararat ve Masis sınırlar kapalı olsa da Türkiye'ye ne kadar olduğunuzu her vakit hatırlatır.


Fakat unutmamak gerekir ki doğuda da olsa Erivan batılı bir şehir. Cumhuriyet Meydanı'ndan dört bir yana açılan geniş bulvarlar, düzgün yollar ziyaretçilerine batı konforu yaşatıyor. Yolların kenarlarındaki konser salonları, üniversite binaları, ünlü markaların satıldığı mağazalara inat yolda çekirdek çitleyen ve kahvesini yudumlayan insanlar da bir o kadar hala doğuda olduğunuzu fısıldıyor kulağınıza.


Erivan güzel yürüyüşler yapabilirsiniz. Sayat Nova ve Teryan Caddesi üzerindeki mağazaların sadece vitrinlerine bakmak bile büyük keyif. Cumhuriyet Meydanı'ndaki Ermenistan Millî Galerisi, Ermenistan Tarih Müzesi, Dışişleri Bakanlığı, Ulaşım ve İletişim Bakanlığı, Hükûmet Binası, Postahane ve Ermenistan Oteli hemen göze çarpıyor. Meydandaki havuzuda özellikle yaz geceleri yapılan ses ve ışık gösterisi ise görülmeye değer. 


Cumhuriyet Meydanı’nda bulunan Ermenistan Tarih Müzesi’ni ve Ermenistan Milli Galerisi ise Erivan'a gelen bütün ziyaretçilerin görmeden dönmedikleri önemli mekanlar. Erivan Opera Binası ise 1933 yılından bu yana hizmet veriyor. 


Pazar günleri kurulan pazarda ise el işi hediyelik eşyalardan meyvelere, peynirden turşuya kadar ne ararsanız var. Özellikle elektronik eşyaların satıldığı bit pazarından çok ucuza ikinci el kaliteli kameralar bulmak mümkün.


Erivan sonuçta bir heykeller kenti. Devasa sovyet dönemi heykellerinden sevimli yontulara kadar her yerde karşınıza çıkabilir. 


Ermeniler tarihleriyle güçlü bağları olan bir millet, tanınmış Ermeni ünlülerin adları caddelerde, sokaklarda, parklarda yaşıyor. 


Sınırlar kapalı olsa da haftada iki kez İstanbul'dan direkt seferlerin olduğu Ermenistan'ın başkenti Erivan'da havalimanında vize almak mümkün. 


Geniş ve Gri Bulvarda Bir Gök Mescit


Ermenistan'ın planlı merkezinin hemen kıyısında farkı bir mahalle burası. Büyük meydanlar, geniş bulvarlar, ferah parklar, dev heykeller yok. Daracık sokaklarda birbirine yaslanıyor gibi duran evler harabe halde. Kemerli ve gölgeli yollar temiz küçük bahçelere, onların arkasında taş ve ahşap evlere çıkıyor. Bir asır öncesinde buralarda Türklerin, İranlıların, Arapların, başka Müslüman toplulukların yaşadığını yer yer karşınıza çıkan geçmiş zaman kalıntıları hatırlatıyor.


1635 yılında IV. Murat tarafından Osmanlı topraklarına dahil edilen, adına Topkapı Sarayı’nda köşk yaptırılan ‘Revan’ Beylerbeyliğinden veya Revan Hanlığından kalan sayısız sivil ve dini mimari örneklerinden çok az şey var şimdi Erivan’da. Fakat yıkık dökük yapılar, ahşap evler, küçük kapılar, geniş pencereler, duvarlar, kemerler unutulmuş çeyiz sandığı gibi kıyıda köşede duruyor.


Fakat Gök Mescit öyle mi! Sovyetler döneminde yapılan geniş bulvarlardan birinin hemen yanında 'mavi mavi' gülümsüyor. Karşısında ise Türkiye'den gelenlerin mutlaka ziyaret ettikleri allı yeşilli meyve-sebze hali bulunuyor.

Erivan merkezinde bulunan ve 250 sene önce inşa edilen Mavi Cami, ya da Gök Mescit'in dini faaliyetleri İran tarafından organize ediliyor. Bu 99 yıllık bir anlaşma ile bu güvence altına alınmış durumda.


Böyle olması biraz da doğal. Çünkü Erivan'da çok sayıda İranlı, Pakistanlı ve Bangladeşli öğrenci üniversite eğitimi görüyor ve dini gereksinimleri için başka bir alternatif yok.


1766 yılında inşa edilen caminin 1996-1999 yılındaki restorasyonu da komşu İran tarafından yapılmış.

Kafkasların en büyük mescidi olarak bilinen Gök Mescit, Erivan'ın en işlek caddelerinden olan Mesrop Maştots Caddesi üzerinde 7 bin metrekarelik alana kurulu. 1765 yılında, Erivan Valisi olan Hüseyin Ali Han tarafından inşa ettirilmiş. Mescidin 20 metre yüksekliğinde asıl kubbesi ve onu destekleyen iki küçük kubbesi bulunuyor. 24 metrelik minaresinin üstündeki mavi çinileri özellikle dikkati çekiyor.


26 adet küçük oda bulunan yapı, revakların çevirdiği külliyeden müteşekkil. Gök Mescit, ilk yapıldığında, Selçuklu mimarisi özelliklerini taşıyordu. Fakat şimdi gök mavisi çinilerinin dışında, İran izlerini taşıyor. Bugün sınırlı ibadetin yanında mescitte dini seminerler, İran ve Fars dili kursları düzenleniyor, bazen fotoğraf-resim galerisi olarak da kullanılıyor.


Sovyetler Birliği döneminde yıllarca Erivan Tarih ve Zooloji Müzesi olarak kullanılan Gök Mescit, Ermenistan Devlet Üniversitesi'nde okuyan, Farsça ve Pers tarihi öğrencilerinin uğrak yeri. Vakit namazlarında ezan okunmasa da ziyaret ve ibadet için gündüz saatlerinde açık. Ramazan aylarında ve diğer dini günlerde müslüman olsun olmasın ziyaretçileri daha da artıyor. Her yıl 2 bin civarında turist bu camiyi ziyaret ediyor. Erivan'a turist olarak giden Müslümanlar ise bu camide ibadetlerini yapıyor.


Mescit, komünist rejimde bile yıkılmadan ayakta kalmayı başarırken Erivan'ın en önemli kültürel ve tarihi miraslarından biri olarak biliniyor.


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


1766 yılında inşa edilen caminin 1996-1999 yılındaki restorasyonu da komşu İran tarafından yapılmış.

Kafkasların en büyük mescidi olarak bilinen Gök Mescit, Erivan'ın en işlek caddelerinden olan Mesrop Maştots Caddesi üzerinde 7 bin metrekarelik alana kurulu. 1765 yılında, Erivan Valisi olan Hüseyin Ali Han tarafından inşa ettirilmiş. Mescidin 20 metre yüksekliğinde asıl kubbesi ve onu destekleyen iki küçük kubbesi bulunuyor. 24 metrelik minaresinin üstündeki mavi çinileri özellikle dikkati çekiyor.

image37

Ermenice Memleketimin Dillerinden Biriydi

Mehmet Fatih USLU, Akademisyen


2014 senesinin yazını araştırma yapmak için Erivan’da geçirdim. Osmanlı Ermenilerinin büyük ve kimseye benzemeyen yazarı Zabel Yesayan’ın biyografisini yazmak hülyasındaydım. 


Yesayan, 1878 yılında Üsküdar’da başlayan fırtınalı yaşamına, Paris başta olmak üzere farklı kentlerde devam etmiş, hayatının son yıllarında yeni bir memleket bulmak ümidiyle Erivan’a taşınmış ve 1940’ların hemen başında Stalin kıyımlarının neticesinde hayatını kaybetmişti. Ermenistan’da hem yazarın elyazmalarına, hem de o güne kadar elime geçmeyen bazı kaynaklara ulaşma şansım olacaktı. 


Erivan’da geçirdiğim tatlı yaz işte bu umutlarla başladı. Hemen kent merkezinde, Opera’nın çok yakınında ve konservatuarın arkasında bulunan Byron Sokağı’nda üç aylığına bir apartman dairesi kiraladım. Sahibi yaşlı bir mimar hanımdı. Daire oldukça eski ve bakımsızdı ama tıpkı sahibi gibi bana sevimli gelmişti. Üstüne evde şaşırtıcı zenginlikte, çok dilli bir mimari ve sanat kitaplığı vardı. Evin bîtaplığında ve mimar hanımın asil yaşlılığında Sovyet tecrübesinin izlerini görmüştüm. Sanırım kenti okumaya bu izlerden başladım.


Araştırmam boyunca üç önemli mekân arasında mekik dokudum. Zabel Yesayan’ın el yazmaları, harika bir müze olan Çarents Edebiyat ve Sanat Müzesi’nde idi. Edebiyatçıların terekelerinin toplandığı bir müze edebiyat araştırmacısı için cennet sayılır. Günlerimin ciddi bir kısmını orada geçirdim. Çalışma odasının görevlisi Bercuhi Hanım pek şen şakraktı. Muhabbetiyle Zabel Hanım’ın felaket el yazısını çözemediğimde içimi açtı. İkinci önemli mekânım Milli Kütüphane idi. Hem kitap hem süreli yayınlar bakımından zenginliğiyle birçok derdime derman oldu. Ama aslında toplamda en çok zamanı, üçüncü mekânım olan, güzeller güzeli Matenadaran’da, yani meşhur El Yazmaları Kütüphanesi’nde geçirdim. 


Elyazmaları ile akademik bir işim yoktu doğrusu, ama Matenadaran’ın çalışma salonu çok güzeldi! Üstüne kahve içip küçük leziz börekler yiyebileceğiniz minik bir kafesi de vardı. İlginçtir ki, bu çalışma odasının görevlisi olan hanım, Zabel Yesayan’ı Erivan’a davet eden ve tıpkı onun gibi hayatının son yılları acılar içinde geçiren Vahram Alazan’ın kızıydı. Bana babasının kitaplarından Yesayan’la ilgili parçaları getirdiğinde hem şaşırdım, hem çok mutlu oldum. Gitmeye yakın kendisiyle bir röportaj yapmayı planlıyordum ama son hafta Matenadaran’a gittiğimde izne ayrılmıştı. İçimde ukte olarak kaldı. 


Erivan’da geçirdiğim bu mutlu yazı tekrar düşündüğümde hayatın insanı sürükleme kudretine her seferinde yeniden şaşıyorum. Ermenice öğrenmeye doktora yaparken karar vermiştim. Tezim Osmanlı tiyatro edebiyatı hakkındaydı ve Ermenice öğrenmek tezim için büyük fayda sağlayacaktı, zira Osmanlı tiyatrosunda Ermenilerin emeği başka hiçbir toplulukla karşılaştırılamayacak kadar büyüktü. Uzun süre, “Ah bir Ermenice kaynakları okuyabilsem” diyip durdum kendi kendime. Lakin, bu plânı gerçekleştirmek pek kolay değildi, çünkü dili öğrenecek yer, öğretecek kimse yoktu. Sonrasında, şerden doğan hayır diyelim, Hrant Dink katledildiğinde, duydum ki Bilgi Üniversitesi’nde bir grup bir pozitif tepki olmasını umarak Ermenice öğrenmeye karar vermişler, bunun için hoca arayıp bulmuşlar. Ben de onlara katıldım ve haftada iki saat derse başladık. Sonrasında hiç beklemediğim şekilde sadece akademik maceramın değil hayatımın en önemli unsurlarından biri haline geldi Ermenice. Dili öğrenmek ve kaynak bulmak için pek çok farklı memleketi dolaştım. Seviyem ilerledikçe, her gün yeni bir imkân açıldı önümde. Türkçeye, Baronyan ve Yesayan çevirdim. Ve her geçen gün Ermenicenin aslından öğrendiğim diğer dillerden farklı olduğuna biraz daha çok uyandım. Çünkü o kendi memleketimin dillerinden biriydi. Yani aslında öğrendiğim bir “yabancı dil” değildi. Sünni-Türk bir Harputlunun akademik kaygılarla çıktığı yolda kendini ve memleketini tanıma macerasına kuvvet verecek, onu zenginleştirecek ve sonsuza dek değiştirecek bir hazineydi. 


Ve işte 2014’te son durak olarak Erivan’daydım. İlginçtir, Ermenice çalışmaya başlayalı yedi sene olmuştu ama Ermenistan’a ilk defa geliyordum. Bilmiyorum, belki de içten içe çekinmiştim gelmeye. Ama kısa sürede yanıldığımı, kendime itiraf edemediğim korkularımın anlamsız olduğunu kavradım. Akademik etkinliklerden tanıdığım dostlarım vardı önceden şehirde. Onların katkısını söylemeden geçemem, büyük destek vererek yaşamımı kolaylaştırdılar. Ama öte yandan Erivan kendi başına da çok dost bir kentti. Sakinliği, yaşama kolaylığı, hayat doluluğu, tatlı insanları, güzel yemekleri ile insanın rutinininden keyif almasını mümkün kılıyordu. 

Bu rutin içinde çalışmalardan ve arkadaşlardan artakalan zamanımda sürekli yürüdüm. Binbir farklı kahvede mola verdim, kitabî Ermenicemle insanlarla konuştum, yüzlerine hallerine kıyafetlerine baktım, sonra tekrar yürüdüm. Şaşırmıştım aslında ilk başta: Erivan hem doğulu hem batılı bir kentti. Üstüne mükemmel ve benzeri zor bulunur bir şehir planlamasına sahipti. Hem çok düzenliydi hem de her köşesinde keşfedilecek “şarklı” sürprizlerle doluydu. İşte yürümek benim için böyle “kenti okuma”nın hem keyifli hem verimli yöntemi oldu. 


Diyebilirim ki, kente bugün duyduğum muhabbetimi yürüyerek tesis ettim ve güzel yürünülebilen şehirlerin nasıl daha yaşanılası olduğunu Erivan’da bir kez daha idrak ettim. 


Bugün bu satırları yazarken geçirdiğim o güzel üç ayı can-ı gönülden özlüyorum. 


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------



Diyebilirim ki, kente bugün duyduğum muhabbetimi yürüyerek tesis ettim ve güzel yürünülebilen şehirlerin nasıl daha yaşanılası olduğunu Erivan’da bir kez daha idrak ettim. Bugün bu satırları yazarken geçirdiğim o güzel üç ayı can-ı gönülden özlüyorum. 

image38

Ermenistan’da Turist Olmak

M. Ragıp ZIK, Araştırmacı 


Erivan’a ilk gidişim 2007 yılı yazında oldu. Sırt çantamı alıp bu uzak komşuya ziyarete gittim. O kadar acemice hazırlık yapmıştım ki İstanbul–Erivan arasında uçak seferleri olduğunu bile öğrenmeden Tiflis üzerinden karayoluyla gitmiştim. Gerçi kara sınırı kapalı olduğundan iki ülke arasında halihazırda ilişkileri olan çevreler dışında pek de bilinmiyordu bu havayolu seçeneği. Sınır kapısındaki polis, Türkiye pasaportlu turiste çok aşina olmasa gerek, penceresini kapatıp epeyce bekletmişti beni çeşitli görüşmeler yapmak için! 


Gürcistan’dan başlayıp Ermenistan’ın içine uzanan yeşil örtü yol boyunca gözümü kırpmadan etrafı seyretmeme sebep olmuştu. Erivan’a vardığımda gördüğüm şehir manzarası ise ayrıca şaşırtıcı oldu benim için. Sovyetler Birliği mirası olduğu her halinden belli geniş caddeler, Avrupai bahçe düzenlemeleri ve buna eşlik eden kafeler, Türkiye’de birçok yerde de örneğini gördüğümüz Ermeni taş işçiliğinin görkemli birer imzası olan sarı ve kızıla çalan kesme taşlarla inşa edilmiş binalar… Lüks ve ihtişam kelimelerinin aklıma ilk gelenler olduğunu hatırlıyorum. Dükkanlardaki ithal ürünlerin bolluğu ile sokaklarda salınan son model ve cüsseli arabalar da bu fikrimi güçlendirmişti. Bu ilk izlenimin değişmesi ve Erivan başta olmak üzere Ermenistan’ın ekonomik, politik, sosyal ve kültürel anlamda ne kadar büyük bir çeşitliliğe sahip olduğunu anlamam için daha fazla zaman gerekti.


Erivan’da kaldığım birkaç gün boyunca bir turist olmanın gereklerini yerine getirdim. Moskova Sineması, Opera Binası, Soykırım Anıtı ve Müzesi, Matenadaran Eski El Yazmaları Müzesi, Vernissage Pazarı, Çağlayan Anıtı, Ermenistan Ana Heykeli, Gök Cami, Ermenistan Milli Galerisi, Gumi Shuka Çarşısı, Ararat Konyak Fabrikası ve çeşitli caz kulüpleri listesini tamamladım. O tarihlerde Erivan’a Türkiye’den gitmiş herhangi bir meraklı turistin yaşayabileceği karşılaşmalar yaşadım: Soykırım sohbetleri, futbol, siyaset ve yemek tarifi konuşmaları… Bunun yanı sıra Türkiyeli olup Ermeni olmadığımı öğrenen bir taksicinin yüzünü ekşitmesinin verdiği burukluğu bir diğer taksicinin Azerice konuşup şakalar yaparak gidermesi, ya da sokakta yol sorduğum birinin Türkiyeli olduğumu öğrenince “no problem!” diyerek elimi sıkması ve bir diğerinin “Turkey” der demez beni sıkıca kucaklaması gibi düşününce hala gülümseten deneyimler biriktirdim. 


Erivan’ı uzun uzun anlatıp muhtemelen okuduğunuz veya duyduğunuz hikayeleri tekrar etmeyeyim. 2007’de yaptığım bu ilk gezinin ardından on yıl boyunca hem iş hem de özel sebeplerle Ermenistan’ı birçok kez ziyaret ettim. Güney taraflarına pek inmesem de Erivan’ın etrafında ve kuzeyinde kalan bölgelerde çeşitli vesilelerle bulundum. Size biraz Erivan dışındaki Ermenistan’dan bahsedeyim. 


Erivan dışına çıkıldığında ilk fark edilecek şey aynı Tiflis – Erivan yolunda olduğu gibi yeşil doğa. Bu o kadar göz alıcı ki insanın şehre dönesi pek gelmiyor. Dağlık bölgelerde durup durup manzaraya bakası geliyor insanın. Ama elbette ki görülecek şey manzarayla sınırlı değil. Öncelikle Erivan’ın doğusunda 1. yüzyıldan kalma bir Helen tapınağı olan Garni ve az ötesinde bulunan Orta Çağ’dan kalma Geghard Kilisesi ile güneybatı tarafında Ağrı Dağı’nı tüm güzelliğiyle görebilecek kadar sınıra yakın bir yerde 17. yüzyılda kurulmuş Khor Virap Manastırı olduğunu belirtelim. Her üçü de kesinlikle görmeye değer. Erivan’a yakın bir başka görülesi yapı ise Vagharshapat’ta bulunan ve dünyanın en eski katedrali olarak kabul edilen Eçmiyazin. Modern Ermenistan’ın kuruluşuna dek Ermeniler için birçok açıdan merkez olarak adlandırılan katedrali hakkını vererek görmek için en az yarım gün ayrılmalı. 


Daha kuzeye çıkıp Gürcistan’a yaklaştığınızda ise Odzun Kilisesi ve Sanahin Manastırı sizi karşılıyor. Her ikisi de Orta Çağ’a ait olan yapılar gerçek birer zaman yolculuğu. Bu ziyaretinizi taçlandırmak için yolu biraz daha uzatıp sınırdaki Alaverdi kentine yakın Haghpat Manastırı’nı görmelisiniz. UNESCO tarafından dünya mirası listesine alınan Haghpat aynı zamanda diğer kilise ve manastırlarda göreceğiniz haçkarların en güzel örneklerinden birine ev sahipliği yapıyor. Taşa oyulmuş haç anlamına gelen haçkar bin iki yüz yıllık taş işlemeciliğinin estetik hafızasını bugüne taşıyor. Haçkar çoğunlukla kiremit kırmızısı ve gri arası renklerde taşlara işlenirken, Erivan’ın kuzeydoğusundaki Sevan Gölü kıyısında yüksek bir tepede bulunan Sevanakvank Manastırı yeşil renkli bir tanesine ev sahipliği yapıyor. 


Hristiyan kimliğiyle öne çıkan Ermenistan’da kiliseler, katedraller ve manastırlar gerçekten göz alıcı. İçine girdiğinizde sizi hem mistik hem de kucaklayıcı bir hava sarıveriyor. Ancak Türkiye’de ve komşu ülkelerdeki ibadethanelerde duyabileceğiniz türden bir aşinalık hissi bu. Bu topraklara ait olmaktan gelen bir his. 

Aşinalık demişken Sevanakvank göl kıyısında olması sebebiyle size Van’ın Akhtamarı’nı hatırlatacak! Sevan Gölü burada tüm güzelliğiyle gözlerinizin önüne seriliyor. Denize kıyısı olmayan Ermenistan için Sevan su kenarında vakit geçirme, yüzme ve su sporları imkanı sunuyor. Göl kıyısınca uzanan çeşitli otellerde konaklamak da mümkün. Oteller katlı binalar olduğu gibi geniş bir yeşil alana yayılmış küçük müstakil evler şeklinde de olabiliyor. Sovyetler Birliği dönem kuralları gereğince dahil olunan meslek grubuna göre farklılaşan bu tesisler, ilgili meslek grubu mensupları ve aileleri yıllık izinlerini geçirmek veya inzivaya çekilmek için kullanılırmış. Türkiye’de 1980 ve 90’larda oldukça popüler olan çeşitli banka ve devlet kurumlarına has aile kamp alanlarıyla kıyaslanabilecek bu yapılar şimdi otel ve tatil köyü olarak özel firmalar tarafından işletiliyor. Birini seçip hafta sonu kalarak gölün tadını daha uzun süreyle çıkarabilirsiniz. 


Ermenistan’da gezerken uğramak isteyeceğiniz başka bir yer ise Gümrü şehri. Coğrafi olarak yakınlığı ve kent atmosferiyle Kars’ın kardeş kenti diyebileceğimiz Gümrü ülkenin ikinci büyük şehri. Oldukça eski bir yerleşim yeri olan Gümrü, sahip olduğu bu tarihi çok kültürlü yapısıyla gösteriyor. 1988 yılında 25 bin kişinin ölümüne ve nüfusun yarısının göç etmesine sebep olan ve bir depremin yarattığı tahribatın izlerine rastlamak hala mümkün olsa da şehir canlı bir kültür ve sanat profili çiziyor. Birçok konaklama ve çevre ulaşım imkanlarıyla Gümrü, başkent dışında güzel bir şehir gezisi alternatifi sunuyor. 


Kent alanlarının dışına çıkıp manzaradan da gözünüzü alabilirseniz yolda giderken irili ufaklı bir sürü yerleşim yeri tabelasıyla karşılaşacaksınız. 


Ermenistan köy hayatına tanık olmak sizi bu ülkeye gönülden bağlayacak çünkü Türkiye köy hayatından hiçbir farkı yok! Bir selamınızın akşamı edecek sohbetleri açacağı bu köylerde eğer muhabbeti koyulttuğunuzda Hrant Dink’in neden iki yakın halk, iki uzak komşu dediğini hatırlayacak, belki de uzağı yakın etmek için şimdikinden daha çok şey yapmak isteyeceksiniz. 


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------



Ermenistan köy hayatına tanık olmak sizi bu ülkeye gönülden bağlayacak çünkü Türkiye köy hayatından hiçbir farkı yok! Bir selamınızın akşamı edecek sohbetleri açacağı bu köylerde eğer muhabbeti koyulttuğunuzda Hrant Dink’in neden iki yakın halk, iki uzak komşu dediğini hatırlayacak, belki de uzağı yakın etmek için şimdikinden daha çok şey yapmak isteyeceksiniz. 

image39

Yeşil Pasaportlu Bir Turist ve Dilijanlı Taksici

Erol KÖROĞLU, Akademisyen


Ermenistan’a ortaöğretimde barış eğitimi üzerine, her iki ülkeden öğretmenlerin katılımı ve aktivitelerle dolu bir atölyede yer almak üzere çağrılmıştım. Ancak çağıran sivil toplum örgütü, Ermenistan devletiyle pek de uyumlu olmadığı için, yeşil pasaport sahibi ben ve arkadaşım, devlet üniversitesinde çalışan iki yardımcı doçent (o şimdi doçent, bense doktor öğretim üyeliğine yatay geçiş yaptım), Ermenistan’a girmek için vize almaya zorunlu tutuluvermiştik. 


Önce Tiflis’e uçacak, orada biri tarafından karşılanıp Ermenistan Büyükelçiliği’nden vize alacaktık. Sabaha doğru indik havaalanına ve orada birkaç saat geçirdikten sonra, gençten bir Ermeni erkek tarafından karşılandık ve onun arabasıyla şehre götürüldük. Ermeni taksicilerle ilgili, yanlış anlamalarla dolu maceram böyle başladı. Bizi karşılayan arkadaşın taksici olduğunu hiç anlayamadım. Uyku sersemliği de var tabii, salaklık düzeyim o kadar da yüksek değildir aslında.


Taksici olduğunu ve sonuç itibarıyla gideceğimiz Dilijan’dan Tiflis’e bizi alıp, vize sorunumuzu halledip getirmek için geldiğini bilmediğim dostumuz, dil de bilmediği halde sabahın erken saatinde önce bize bir şeyler yedirdi, sonra da büyükelçiliğe götürüp oradakilerin bizimle ilgilenmesini sağladı. İlgililer yine de kibardı ama sonuçta bize biraz devletmiş gibi davrandılar. Hayatımda ilk kez, yeşil pasaport taşıdığım için devleti temsil ediyormuşum gibi hissettim. 


Vize sorununu çözdükten sonra, sürücümüz bizi önce Gürcistan-Ermenistan sınırına ve oradan da Kuzey’e, Dilijan’a uzanacak dört saatlik bir araba yolculuğuna çıkardı. Özellikle Ermenistan içerisinde, çok dağlık ve etkileyici bir yol katettiğimizi hatırlıyorum. Arada sırada Sovyetler döneminden kalma dev sanayi tesisleri ve etraflarındaki tüm doğanın toza bulanmış gibi gri ya da boz görünümleri hayal meyal gözümün önünde canlanıyor. Bir de, dağların içinden geçen tünellerin, sıvanmamış, ham taş görünümlü duvarları... 


Taksici dostumuz arada sırada bize bir iki kelimeyle geçtiğimiz yerler hakkında bilgi veriyordu. İletişimimiz o kadarla kaldı. Sonunda otelimize geldiğimizde, bahşiş almayı da reddetti ama sınırdan geçerken ona aldığımız bir kutu çikolatayı kibarca kabul etti.


İkinci taksicimizle, atölyenin ikinci günü sonunda, bir bara gitmek üzere otelden taksi çağırdığımızda tanıştık. İki Türkiyeli hanım arkadaş arkaya, ben öne oturdum. Bu sefer daha genç ve iri yarı bir adamdı. Kırık bir İngilizceyle, bana Türkiye’den pek alışık olduğumuz bir soruyu, nereli olduğumuzu sordu. Cevap verene kadar geçen süre uzun bir an oldu benim için. Daha önce “Türkiye’denim” dediğimde bana soğuk, hatta kötü davranan Ermenilerle karşılaşmıştım (özellikle Beyrut’ta) Ancak Türk-Ermeni barışı için oradayken, Türkiye’den olduğumuzu gizlemek de bana zül geliyordu. 


“Türkiyeli’yiz, İstanbul’dan” dedim ve herhangi bir kötü cevapla karşılaşmadım. Onun yerine sürücümüz “şimdi nereye gideceksiniz, sonra oradan nereye” gibi ayrıntılı sorular sormaya başladı ki, önce tırstıysam da, sonra geri dönerken de bizi götürmeye ve para kazanmaya çalıştığını anladım (yahut, şükür, anlayabildim!). Sürücümüz adını ve numarasını telefonuma yazmamı rica etti ama tam o noktada işler karıştı. Taksicimiz adının Sinbad olduğunu söylüyordu. Tabii o ismin eski bir Ermeni Kralı’na ait ve aslında Simpat olduğunu bilmeyen ben bir nevi avala bağladım, hatta alay ediyor sandım. Sonuçta numarayı kaydettik ve dönüş için arayınca Taksici Sinbad/Simpat kendi gelemese de, bir meslektaşını yollayarak bizi aldırdı.


Kıssadan hisse ne? Şunu söyleyebilirim: Hiçbir ülkede hiç kimse sadece tarihe gömülerek yaşamıyor. Bazen tarihle, geçmişle ilgili yükümüz artabiliyor, doğru, ama aynı zamanda halletmeye çalıştığımız bir bugün ve gelecek var. Bu bizim için de böyle, Ermenistan için de. Her şeye rağmen insanı görmeye çalışmak lazım. 


Orada hayatını var etmeye çalışan kadınlar, erkekler, işçiler, taksiciler var. Tıpkı burada olduğu gibi. Ağırbaşlı, ciddi görünümlü ama size değer veren insanlar... 


Ermenistan’ı görmek, Ermenistan’da olmak aynı zamanda onları görmek ve onları tanımak da demek. Yediğiniz, içtiğiniz ve gezip gördükleriniz kadar, belki onlardan da kıymetli bu. Ermenistan’da çok insan var; onları görmeye, duymaya, bilmeye çalışın derim. 


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Ermenistan’ı görmek, Ermenistan’da olmak aynı zamanda onları görmek ve onları tanımak da demek. Yediğiniz, içtiğiniz ve gezip gördükleriniz kadar, belki onlardan da kıymetli bu. Ermenistan’da çok insan var; onları görmeye, duymaya, bilmeye çalışın derim. 

Ermenistan’a Gitmek, Uzaktaki Bir Dosta Sarılmak Gibi

Yaprak GÜRDAL, Gezi Yazarı 


Ermenistan’da olmak, çok yakınında olup sana çok uzak duran bir dosta sarılmak gibi. Bense bu komşu ülkeyi ilk kez uzaktan görmüştüm. Kars‘ın Ani antik kentinin yanından akan Akhuryan (Arpaçay) Nehri üzerindeki İpekyolu Köprüsü, tek kemeri çökmüş bir halde Türkiye-Ermenistan arasında yer alıyor. Ani’den bakmıştım karşı kıyılara, bir gün buralara ayak basacağımı bilmeden…


Kapalı olan sınır kapıları, Iğdır’a bağlı Alican ve Kars’a bağlı Akyaka, iki ülke arasında karadan geçişi mümkün kılmıyor. Karayolundan gitmek isterseniz, ancak Gürcistan üzerinden Ermenistan’a geçebilirsiniz.


Havayolunu tercih ederseniz Erivan’a İstanbul’dan direkt uçuşlar var. Zvartnots Uluslararası Havalimanı’na inince Ermenistan vizesi alabilirsiniz. Hususi, hizmet ve diplomatik sahiplerine ise sınırda/havalimanında vize verilmiyor. Bu pasaport sahiplerinin seyahatleri öncesinde diplomatik temsilciliklerden vize alması gerekiyor.


Ermenilerin kökleri, MÖ 6. yüzyıldaki Urartu Krallığı’na dayandırılıyor. 38 harften oluşan Ermeni alfabesinin 5. yüzyıl başlarında Mesrob Maşhods tarafından bulunmasıyla kültür alanında bir Altın Çağ başlamış. Alfabenin icadı, Ermeniler arasında kültürel gelişimin miladı kabul ediliyor.


1918’de Kafkasya’da kurulan bağımsız Ermenistan Cumhuriyeti, ekonomik, askeri ve siyasi krizler sonunda 1920’de Sovyetler Birliği’ne katılmış. 1991’de Ermenistan, Sovyetler Birliği’nden ayrılarak bağımsızlığını ilan etmiş.


Ermenistan gezisinde ziyaret ettiğim başkent Yerevan (Erivan) ise Sovyet Dönemi'nden kalma binaları, parkları ve müzeleriyle oldukça ilgi çekici bir kent.


Rivayete göre Yerevan şehri ismini, Nuh’un tufandan sonra karayı ilk gördüğü yerde “Yerevats” (Göründü) diye bağırması üzerine almış. Sovyet Dönemi'nde, 1925’ten 1936’ya kadar, Aleksandr Tamanyan’ın başarılı mimari çalışması ile de şehir bugünkü modern görünümüne kavuşmuş.


Yerevan’da metro ulaşımı var. Bir Moskova metro ağıyla mukayese edilemeyecek olsa da bütün Sovyet metroları gibi oldukça derine (20-70 metre) iniyor. 1981’de kurulan metronun içinde fotoğraf çekimi yasak.

Yerevan'da (Erivan) ziyaret ettiğim yerlere gelince:


* Ararat (Ağrı). Rivayete göre Nuh’un gemisinin indiği 5137 m yükseklikteki dağ. Ermeni inanışına göre bu dağ, Tanrıların Dağı.


* Abovyan Caddesi. Yerevan’ın ilk planlı caddesi, şehrin ana caddelerinden biri. Caddenin ismi, Ermeni yazar Khachatur Abovyan anısına verilmiş.


* Hanrapetutyan Hraparak (Cumhuriyet Meydanı). Şehrin ana meydanını 1924 yılında Alexander Tamanyan tasarlamış. Meydanı; Ulaşım ve İletişim Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Ulusal Sanat Galerisi, Ermenistan Tarih Müzesi, hükümet binası, postane ve Marriott Hotel çevreliyor. Amiryan, Abovyan, Nalbandyan ve Dikran Medz caddelerinin birleştiği meydan, siyasi gösterilere ve eğlencelere ev sahipliği yapıyor. 1940 yılında meydana konan Lenin heykeli, 1991’de Ermenistan’ın bağımsızlığından sonra indirilmiş.


* Ermenistan Tarih Müzesi ve Ulusal Sanat Galerisi. Cumhuriyet Meydanı’ndaki aynı binada bulunan 2 önemli müze. Ermenistan Tarih Müzesi’nde Bronz Çağı’ndan kalan heykeller, silahlar, madalyalar var. Ulusal Sanat Galerisi ise ülkelere göre düzenlenmiş sanat eserleri dolu. Ermeni sanat koleksiyonu çok zengin, ayrıca Kandinsky, Serov, Chagall gibi Rus ressamların eserleri var.


* Yerevan Opera Tiyatro. Bina 1930 yılında Alexander Tamanyan tarafından tasarlanmış. Almanya Dresden SemperOper örnek alınarak inşa edildiği düşünülen güzel opera binasının Özgürlük Meydanı’ından girilen tarafında Opera ve Bale Salonu, cadde tarafında ise Khachaturian Konser Salonu var. Erivan’a gelmişken burada mutlaka bir konser ya da operaya gitmenizi öneririm.


* Cafesjian Sanat Merkezi. 572 basamak ve iç salonlardan oluşan Cascade (Şelale), kültürel etkinliklerin düzenleneceği bir alan olarak tasarlanmış, ama yapımı 1988 depremi nedeniyle yarım kalmış. 2002’den sonra Ermeni koleksiyoner Gerard L. Cafesjian’ın girişimiyle 50 milyon $ harcanarak tamamlanan Cascade, 2009 yılında açılmış. Sanat eserleriyle donatılan Cafesjian, oldukça etkileyici. Cafesjian‘a girerken bir parkın içinde yükselen heykellerse, ülkenin sanata verdiği değeri ispat ediyor.


* Sergei Parajanov (Sarkis Paracanyants) Ev Müzesi. 1924 Tiflis doğumlu ünlü yönetmenin filmleri, resimleri, eşyaları bu müze/evde sergileniyor. Müze 1988’de kurulmuş, ancak deprem ve sosyo-ekonomik sorunlar yüzünden 1991’de, yönetmenin ölümünden 1 yıl sonra açılabilmiş. Unutulmuş Ataların Gölgeleri, Sayat Nova (Narın Rengi), Suram Kalesi Efsanesi gibi ünlü filmlere imza atan yönetmenin dehası, müzede gözler önüne seriliyor. Gezdiğim klasik müzelerden oldukça farklı olan müzeden çok etkilendiğimi de belirtmeliyim. 


Sergei Parajanov’un hayatı sansür, hapis ve travmalarla dolu geçmiş. Uzun yıllar boyunca film yapma imkanından mahrum bırakılmış. “Film yapmama izin verilmedi ve kolaj yapmaya başladım. Kolaj, sıkıştırılmış bir filmdir” demiş bir keresinde. Narın Rengi başyapıtı olarak kabul ediliyor.


* Kapuyt Mzkit (Mavi Cami). Yerevan 14. yüzyıldaki Moğol istilalarından 1828’de Rus Çarlığı sınırlarına dahil olana kadar pek çok defa Müslüman egemenliğine girmiş. Mavi Cami’nin yapımı da İran Hükümdarı Nadir Şah döneminde başlayıp Hüseyin Ali Han döneminde, 18. yüzyılda tamamlanmış. Cami, Sovyet Dönemi'nde şehir müzesi olarak kullanılmış. Günümüzde ise kütüphanesi ve medresesiyle şehirde ibadete açık olan tek İslam eseri.


* Matenadaran (The Mesrop Mashtots Institute of Ancient Manuscripts). 17.000 kitap ve elyazmasını barındıran enstitünün arşivinde 5. yüzyıla kadar giden paha biçilmez el yazmaları var.


* Ararat Fabrikası (Yerevan Ararat Brandy-Wine-Vodka Factory). 1877 yılında Rus Çarlığı döneminde kurulan fabrika, Yerevan Kalesi’nin alanının içinde yer alıyor. Randevu almadan gitmemenizi öneririm, çünkü fabrikada sadece grup gezileri (ve tadım) yaptırılıyor.


* Vernissage (Vernisaj). 1988’de konservatuvar öğrencilerinin sergi mekânı olan pazar, günümüzde ressamların resimlerini sergilediği, kilimler, hediyelik eşyalar ve Sovyet Dönemi'nden kalma paralar, pullar, mühürlerle dolu rengârenk bir pazar.


* Pag Şuga (Pag Shuga). Maşdots Caddesi’ndeki 2.200 m²’lik alana sahip yapı, meyve, sebze, et satılan bir kapalı çarşı. Çarşıda satılan kuru meyvelerin tadına bakmanızı ve mümkünse kilolarca almanızı öneririm.


* Church Gregory The Illuminator. Pag Şuga’ya gitmişken hemen yakınındaki kiliseyi gezip Ermeni mimarisi ile yakından tanışabilirsiniz.


* Soykırım Anıtı ve Müzesi. Ben bu yazımda “Ermeni Soykırımı” olmuş mu, olmamış mı tartışmasına girmeyeceğim, ama gördüğüm anıtı ve müzeyi de anlatmam gerektiğini düşünüyorum. Anıt 1915’te ölen Ermeniler’in anısına 1967 yılında yapılmış. Sütun Ermeniler’in yeniden doğuşunu, dairesel alanın ortasında bulunan, sürekli yanan ateş ise yası temsil ediyor. Her yıl 24 Nisan’da hayatlarını kaybedenleri anmak için insanlar yürüyerek Dzidzernagapert Tepesi’ne yürüyerek çıkıyor ve anıtı çiçeklerle donatıyor.


* Sevan Gölü ve Sevanavank Manastırı. Kafkasya’nın en büyük gölü olan Sevan yani Kara Van Gölü, Yerevan’a 1 saat uzaklıkta. Gölün altı gazlarla dolu olduğundan siyah görülüyor.


Sevanavank Manastırı Ermeniler’in Arap egemenliğinden kurtulmaya çalıştığı yıllarda, 874’te, Prenses Mariam tarafından yaptırılmış. Manastır o yıllarda bir adaya inşa edilmiş, ama Sevan Gölü’nün suları çekilince bir yarımada üzerinde kalmış.


* Dilijan (Dilican). Ermenistan’ın küçük İsviçresi’nde kent merkezindeki Şarambeyan Sokağı’nda geleneksel Ermeni mimarisinin izini sürebilir, Barz Lic (Duru Göl)’de kamp yapabilir, İçevan yönüne giderek Hağardzin Manastırı’nda Pakraduni Hanedanlığı’yla tanışabilirsiniz.


* Tsakhkadzor. Geçmişte Sovyetler Birliği’nin, günümüzde Ermenistan’ın kayak merkezi. Ermenice buranın adı Çiçek Vadisi anlamına geliyor.


Biz kayak yapmasak da bölgeyi ve Keçaris Manastırı‘nı ziyaret etme şansını elde ettik. Keçaris Manastırı’nın yapımına 11. yüzyılda bir Pahlavuni prensi (bir Ermenistan soylu ailesi) tarafından başlanmış. Manastırın yapımı 13. yüzyılda tamamlanmış.


Yerevan (Erivan)’da gezmek dışında en çok ne yaptığımı sorsalar, yemek yemek derim. Bolca yediğim, içtiğim şehirde bizim damak tadımıza çok uyan lezzetler var. Bir de şunu söyleyeyim, Erivan’da insandan çok restoran var diyenler bile var. Yalnız şunu belirtmeden edemeyeceğim: ben her restoranda dönüp dolaşıp hep dolma yedim!

Yemekleriyle bizden çok da farkı olmayan bir ülke Ermenistan. Ufak damak tadı dışında da benim neredeyse aynı lezzeti bulduğum yemekleri sunuyor Türk misafirlerine. Bence gidip yerinde denemelisiniz.

Bana buraya gitmeden önce korkup korkmadığımı soranlar oldu. Hatta siyasi gerginlikten ötürü gitme diyenler de. Ancak ben her ülkenin kendine has güzellikleri olduğunu ve herbirinin keşfedilmeye değer olduğunu düşünenlerdenim. Bireysel ve ülkesel ilişkileri düzeltmek ve geliştirmek içinse çözüm belli: Sevgi ve Kardeşlik.

Önyargılardan kurtulup, kin ve nefretten arınarak sadece sevgi tohumları yeşertelim. Unutmayalım ki insanlığı ancak sevgi besleyebilir.


Hrant Dink, Ermenistan’la ilişkimizi “iki yakın halk, iki uzak komşu” diye nitelendirmiş. Ben de bu gezimi ve yazılarımı barışa ve sevgiye adıyorum. İki yakın halkın iki yakın komşu olmasını da gönülden diliyorum. Gittiğinizde siz de kendi gözlerinizde aslında aynı olduğumuzu, aynı kültürü paylaşan, sadece farklı dili konuşup farklı sınırlarda yaşayan insanlar olduğumuzu göreceksiniz.


Zülfü Livaneli’nin de dediği gibi:

Dünyayı güzellik kurtaracak,

Bir insanı sevmekle başlayacak her şey


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

image40